10 Kasım 1938

Atatürk’ü Bizden Dinleyin

Atatürk’e Eğitimci Yaklaşım

Dünyadan pek çok başarılı komutan,siyasetçi ve lider gelip geçmiştir. Lakin, neredeyse hiçbiri Atatürk kadar hatırlanmaz. Zira Atatürk, tüm bu sıfatları taşımakla birlikte; aynı zamanda bir eğitimcidir. Dünyanın hiçbir coğrafyasında ve tarihinde; Atatürk gibi eğitimci yönü ile öne çıkan bir komutan,siyasetçi ya da lider yoktur. Onu eşsiz yapan bu özelliği, bütün dünyada da takdir görmüştür. Yapacağımız ufak bir araştırmayla, dünyada birtakım izler bırakmış çoğu kişinin onun hakkındaki övgü dolu sözlerini bulabiliriz. Birçok farklı ideoloji, ırk, dil ve dinden insanın onu övgü dolu sözlerle anması, hatta ve hatta düşmanlarının bile saygısını kazanması, onun sıradan bir asker ya da devlet adamı olmadığını kanıtlar niteliktedir.
Atatürk de asıl niteliğinin eğitimci yönü olduğunu, “Benim asıl niteliğim, öğretmenliğimdir. Ben milletimin öğretmeniyim” [1], sözüyle ifade etmiştir. Hatta öyle ki, “Eğer Cumhurreisi olmasam, Maarif Vekilliğini almak isterdim” [2] diyerek, bu konudaki arzusunu dile getirmiştir. Maarif Vekili olamasa da, Cumhurreisi olarak eğitimde birçok gelişmeye katkı sağlamıştır.
Türk milleti, I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nı büyük bir yara ile atlatmış, genç nüfus oldukça azalmış ve nitelikli insanlar, neredeyse hiç kalmayacak kadar azalmıştı. Atatürk, “asıl ve büyük mücadelemize şimdi başlıyoruz” [3] diyerek ileri atıldı.
Bilimsel ve teknolojik olarak ilerlemek gerekliydi, tabi bunun için de eğitim. İlk olarak, Maarif Kongresi toplanacak ve kararlar alınacaktı. Kongre, Kütahya– Eskişehir Savaşları’ndaki yenilgiden sonra ve Sakarya Savaşı’na hazırlıkların başladığı dönemde (15 Temmuz 1921) yapılmıştır. Hâkimiyet-i Milliye gazetesi, bu şartlar altında böyle bir adım atılmasına karşılık şunları yazdı: “Mustafa Kemal Paşa,Üçüncü Yunan taarruzunun en ateşli zamanında muallim ordusunun gelecek vazifesiyle meşgul bulunuyor. Bu asil ve yüce örnek Türk tarihinin benzeri ender bulunan kıymetli hatıralarından biri olacaktır” [4]. Kongreye yurdun dört bir yanından, 250 den fazla öğretmen katılmıştı. Atatürk yaptığı açılış konuşmasında; eğitimde özgün, milli, bilimselliğin önplanda olması gerektiği vurgulanmıştı. Ayrıca bu kongrede bay & bayan öğretmenler bir arada bulunmuş, böylece eğitimde karma ve eşitlik sağlanacağının sinyalleri verilmiştir. Savaş, kongreden sonra da tüm hararetiyle sürmeye devam etti.
3 Mart 1924 tarihinde “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.” ifadesinden yola çıkılarak Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu kabul edildi. Bu kanunla birlikte eğitimde birlik sağlanmış, medreseler ve mektepler kapatılarak örgün eğitim verildiği okullar açılmıştı. Arapça ve Farça dilleri müfredattan kaldırılıp Türkçe eğitim verilmeye başlanmış ve böylece eğitimde milliliğin temelleri atılmıştı. Ayrıca bu dönemde İlahiyet Fakülteleri ve İmam Hatip Okulları açılmış lakin öğrenciler tarafından ilgi görmeyince kapatılmak durumunda kalınmıştı. Azınlık okulları da dahil olmak üzere bütün okullar, Milli Eğitim Bakanlığına bağlanarak denetlenmesi sağlandı.
Atatürk ümit ışıklarının en zayıf parladığı dönemlerde, Erzurum Kongresi akşamında, Mazhar Müfit Kansü’ye fikirlerini not ettirirken Latin alfabesine geçişden söz etmiş [5] ; 9 yıl sonra, 1 Kasım 1928 tarihinde resmi olarak Latin harflerine geçilmiştir. Bu geçiş sanılanın aksine bir günde gerçekleşmemiştir. Buna kanıt olarak, aşağıda 24 Ağustos 1928 tarihli, yani kanundan 3 ay öncesinde yayımlanan Hakimiyet-i Milliye gazetesini gösterebiliriz.

Görüldüğü üzere, Latin harfleri ve Osmanlıca karşılıkları 3 ay evvelinden gazetelerde [6] gösterilmeye başlanmıştır. 20 Eylül 1928 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde [7] de, artık haberlerin hem Osmanlıca hem Latin harfleriyle yazıldığını görüyor; dolayısıyla öğrenim ve çalışmaların daha da ilerlediğini net bir şekilde anlıyoruz. Yine aynı tarihte, Atatürk’ün Kayseri’de çekilen ünlü fotoğrafı; Onun eğitime ne denli önem veren bir lider olduğunu göstermektedir.

Atatürk Latin Harflerini Öğretirken

Atatürk Latin Harflerini Öğretirken

Bu gelişmelerden sonra Millet Mektepleri açılarak halka okur-yazarlık öğretilmeye başlanmıştır. Ayrıca bu kanunun öncesinde okur-yazar oranının [8] %8.61, günümüzde ise %96.74 olması; bir gecede cahil kalınmadığının ve başarılı bir sonuca ulaşıldığının kanıtıdır.

1927 okur-yazar oranı

1927 okur-yazar oranı

15 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumu, 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kurularak; eğitimde millilik sağlanmakla birlikte, büyük bir gelişmenin de önü açılmıştır. Daha sonra büyük şehirlerde yükseköğretim veren üniversite ve fakülteler kurulmuştur. Bu gelişmeler, Türkçe’nin bir bilim dili ve Türkiye’nin bir bilim yuvası olması yönünde atılan ilk adımlar olmuştur. Bir sonraki adım ise, Arapça ve Farsça kökenlere dayanan, karmaşık geometri terimlerinin; 1936 yılında Atatürk tarafından Türkçeleştirilmesi ve kitap haline getirilmesidir. Bu olay, onun sadece eğitimde yenilikler sağlamadığını; aynı zamanda, bizzat eğitimi iyileştirmek için uğraşan bir öğretmen olduğunu kanıtlamıştır. Atatürk’ün ne kadar büyük bir eğitimci olduğunu, hem icraatlerinden hem de bu konudaki sözlerinden görebiliyoruz. Elbette, her insan gibi kendisinin de bu dünyada sınırlı bir zamanı olduğunu bildiğinden, “Öğretmenler! Yeni nesli, sizler yetiştireceksiniz; yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır.”  diyerek, geleceği öğretmenlere teslim etmiştir.

Kaynaklar

  1. KM(2) Dönem 1, Cilt 1, Birleşim 5, Sayfa 56-58 (10.11.1981)
  2. Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s. 366.
  3. Burhan Göksel, “Atatürk ve Türk Çocuğunun Eğitimi ve Öğretimi”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi. Sayı: 71, 1973, s. 34.
  4. Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi (M.Ö. 1000-M.S. 2009), s.320-321
  5. Mazhar Müfit Kansü, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, s. 131
  6. 24 Ağustos 1928, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi
  7. 20 Eylül 1928, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi
  8. 28 Teşrinievvel 1927, Umumî Nüfus Tahriri, fasîkül III

Asker Atatürk

1881 yılında doğmuş bir çocuktu Mustafa Kemal. Kimse tarihin şanlı sayfasına göz kamaştırıcı bir düğüm atacağının farkında değildi. Hep büyük şeyler yapmak istedi. Kendini buna göre yetiştirdi. Keskin zekâsı, onu yaşıtlarından öne çıkartıyordu. Her birey gibi bir meslek sahibi olacaktı. Bunun için daha fazla düşünmesine gerek yoktu. O zaten asker olmayı seçmişti. Komşusunun oğlunun üzerinde, asker üniformasını görünce imrenmişti. Artık askerliğe heves etmiş, kalbi bu meslek için çarpıyordu. Küçük yaşta yetim kalmıştı. Maddi durumları okumaya pek elverişli değildi. Mustafa Kemal bunları umursamadı. Okumak istiyordu, öğrenmek istiyordu. Bilgisi arttıkça gözüne çarpan yanlışları düzeltmek istiyordu.

Annesi, Mustafa’nın asker olmasını istemiyordu. Askerlik çok saygın bir meslekti. Ancak insanlar yakınlarını ve akrabalarını savaşlarda kaybetmek istemiyordu. Zübeyde Hanım böyle düşünüyordu. Çoğu ailede askerlik, aile geleneğiydi. Askerlik üzerine olumsuz görüşler olmasına rağmen, askerliğin itibarı zedelenmemişti. Zübeyde Hanım ısrarcıydı. Oğlunun asker olmasını asla istemiyordu. Babası gibi bir memuriyete sahip olmasını arzuluyordu. Mustafa Kemal, annesini çok seviyordu. Çok saygılı bir gençti. Fakat hayallerinin peşinden koşmak istiyordu. Engellemeye çalışan annesi de olsa başarmak istiyordu. Askeri Rüştiye (=Askeri Ortaokul) sınavlarına bu yüzden annesinden gizlice kayıt oldu. Deneyecek ve kazanamazsa annesine söylemeyecekti. Kazanırsa da bir şekilde ikna edecekti. Sonuç olarak sınavı kazanmış, istediğini elde etmişti. Annesini zorla da olsa ikna etti. Zübeyde Hanım’ın içi rahat etmese de oğlunun ısrarlarına dayanamadı. Razı olmak durumunda kaldı.

Mustafa Kemal ve kurtaracağı millet için hayatın akışı değişmişti, fakat kimse farkında değildi. O üniformayı giyebilecek ve istediklerini yapma imkânı bulacaktı. Zaten asker olmadan büyük değişiklikler yapmak zordu. Mustafa Kemal ise Avrupa’nın Aydınlanma Dönemi’ni, Fransız İhtilali’ni okumuşu. Kalbi yeniliklerden yana atıyordu. Yorgun ve hasta adamın, Osmanlı Hanedanı’nın sonunun geldiğini görüyordu.

Abdülhamit’in istibdat yönetimini biliyordu. Öğrenci iken, daha sonra asker iken de karşılaşmıştı. O dönemi, uygulamalarını ve bunlardaki yanlışlıkları iyi biliyordu. Bunları eleştiriyor ve bunları arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Meşrutiyet için “İnkılâbı tamamlamak gerekir. Biz bunu yapabiliriz. Ben bunu yapacağım. Evet, inkılâp yapacağız. Bugüne kadar yapılan inkılâp yeterli sayılmaz. Fazlasını yapacağız” demişti.

Harp okulunda gazete çıkarma ve fikirlerini başkalarıyla paylaşma, böyle bir zekânın ürünüydü. Ancak çok sıkı bir istibdat yönetimi vardı. Gazeteyi çıkarttıktan sonra hemen sarayın kulağına gitmişti. Çok yoğun bir soruşturma başlatılınca bu işin devamı gelemedi. Mustafa Kemal’in ve onunla birlikte olan arkadaşlarının ceza almasını da, Harp Okulu Müdürü işin üstünü kapatarak engellemişti. Gazete, fikirleri daha geniş bir kitleye yaymak içindi. Onun dışında üçer veya beşerli gruplarla sınıflarda ders şeklinde, tartışmalar gerçekleştiriliyordu.

Asım Gündüz, bunu anılarında anlatıyor. Sınıfta kendilerine Atatürk’ün bahsettiklerinden. Atatürk Aydınlanma Dönemi’nden, Rönesans’tan ve onun yazarlarından bahis açıyordu. Gördükleri yanlışları da eleştirerek ve tartışarak konuşuyorlardı.

Atatürk Askeri Mülkiye (=Ortaokul), İdadi(=Lise), Harp Okulu ve Harp Akademisi’nden sonra aktif askerliği başlamıştı. Gizli olarak bir teşkilat kurmak istiyordu. Bunu da fikir ortamından rahat ve gelişebilecek bir iklim olan Makedonya da olabileceğini düşünüyordu. Bu fikirlerini arkadaşlarıyla paylaşırken, saraya jurnal edildi. Birkaç ay İstanbul’da tutuklu kaldı. Sonra bir nevi sürgün olarak Suriye bölgesine, Şam 5. orduya atandı. Şam’da 5. Ordu’nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü.

Kafasındaki gizli cemiyet fikrini ilk burada gerçekleştirdi. 1906 yılının Ekim ayında güvendiği arkadaşlarıyla “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” ni kurdu.

Mısır ve Yunanistan Selanik’e geçerek burada cemiyetin bir şubesini açtı. Görev yerinden uzaklaştığı hükümetçe duyulmuştu. Amirleri kendisini koruduğu için herhangi bir ceza almadı. Şam’da Kıdemli Yüzbaşı oldu ve 5. Ordu’da Kurmay Başkanlığı’na atandı.

Daha sonra Manastır’da bulunan 3. Ordu’ya atandı. O dönemde Manastır’da ittihatçı kaynıyordu. Atatürk’ün kısa dönem İttihat ve Terakki içerisinde yer alması, bu döneme rastlar. Daha sonra İttihat ve Terakki yönetimi İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesini sağlar. Atatürk bu inkılabı asla yeterli görmemişti. Meşrutiyet’in ilanında sonra İstanbul’da 31 Mart İsyanı olarak bilinen isyan ortaya çıktı. Atatürk, bu isyanı bastırmakla görevli Hareket Ordusu’na Kurmay Başkan olarak atandı. Bu hareketten sonra tahttan Abdülhamit inmiş, yerine Sultan Reşat geçmişti.

Mustafa Kemal, 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda görevlendirildi. Subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. Selanik’ten alarak Genelkurmay başkanlığında bir göreve tayin ettiler.

Daha sonra İtalyanlar Trablusgarp’a saldırmışlardı. Mustafa Kemal gönüllü olarak bu bölgeye gitti. Tobruk ve Derne bölgesinde yerel kuvvetleri örgütleyerek İtalyanlar’a karşı direniş başlattı. Derne Komutanlığı’nda binbaşı rütbesine terfi etti. Balkan Savaş’ı başlayasıya kadar burada çok güçlü bir direniş vardı. Mustafa Kemal, bizzat işin başında durarak örgütlüyordu. Balkan Savaşı çıkınca Trablusgarp’tan ayrılmak zorunda kaldı. Zaten o ayrıldıktan çok kısa bir süre sonra Trablusgarp düşmüştü. Çünkü zayıf ve disiplinsiz milis kuvvetleri bir arada güçlüce tutan, Mustafa Kemal’di.  Balkan Savaşı’ndaki görevlerinden sonra Sofya’ya Askeri Ateşemiliter olarak atandı. Burada Yarbay rütbesine yükseldi.

Daha sonra 1. Dünya savaşının çıkmasıyla Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti’ne gerekmedikçe Osmanlı Savaşın dışında kalmalıdır diye rapor yazıyordu. Osmanlı İttifak Devleti yanında savaşa girince Mustafa Kemal, kendisine aktif bir görev verilmesini istedi.

Bunun üzerine 19. Tümen komutanlığına tayin ettiler. Ancak böyle bir tümen mevcut değildi. Sıfırdan bu tümeni kurdu.

Daha sonra İngiliz Donanması, Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışmıştı. Denizden yaramayan kuvvetler, Gelibolu’dan çıkartma ile zorlamaya karar vermişlerdi. Bunun üzerine Gelibolu’da 5. Ordu kurulmuş, komutanlığa Liman Von Sanders atanmıştı. Liman von Sanders planını, orduyu üç gruba ayırarak yapmıştı. Mustafa Kemal’in başında olduğu kuvvetleri de ölçülü davranmak adına bekletmişti. Mustafa Kemal, bu plan gereğince Bigalı’ya geçmişti.

Düşmanlar Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden çıkartmaya başlamışlardı. Ancak çıkartma başlar başlamaz karşılarında Mustafa Kemal’i bulmuşlardı. Mustafa Kemal çıkartma başladığını görür görmez, kuvvetlerini Bigalı’dan Conkbayırı’na sevk etti.

Düşman kuvvetleri Arıburnu’ndan, Conkbayırı’na doğru ilerliyordu. Atatürk’ün emrindeki 19. Tümenin karşılık vermesiyle geri çekilmek zorunda kaldılar. Atatürk’ün tarihe damga vurmuş emri olan “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” burada verilmişti.

Çok büyük ve kıyasıya kanlı çarpışmalar oldu. Düşman kıyıya kadar itildi. Mustafa Kemal buradaki üstün başarılarından ötürü Albaylığa terfi ettirildi.

Düşman, Çanakkale’de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir’deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. Düşman kuvvetleri yine bir taaruz denedi. Ancak Mustafa Kemal, önlemlerini almıştı. Nereden ve nasıl şekilde saldıracaklarını tahmin etmiş, karşı hamleyi buna göre düzenlemişti. Savaşın devamında düşmanlar Çanakkale’nin güneyi kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladılar. Anafartalar bölgesi çok kritik bir hale geldi. Bu durum üzerine Liman von Sanders Anafartalar Grubu Komutanlığı’na Albay Mustafa Kemal’i getirdi. Karşı taaruz ile tekrar düşman, çıkartma yaptığı kıyılara itildi. Conkbayırı’ndaki kuvvetlere de taaruz emri verdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemişti. Tutunduğu mevzilerden çıkartılarak Anafartalar bölgesine hâkim olunmuştu. Mustafa Kemal, Anafartalar Kahramanıydı. Dünya çapında ismi ilk olarak bu savaşta duyulmuştu.

Birinci Dünya Savaşının seyri değişmişti. 1915’in son aylarında son bir taarruzla düşmanı kıyılardan söküp atmak istediyse de Liman von Sanders bu fikri benimsemedi. Atatürk de Anafartalar Grubu Komutanlığını Fevzi Çakmak’a bırakarak İstanbul’a geldi. Sonra Edirne’de bulunan kolorduya atandı. Bu kolordu aynı isimle Diyarbakır’da kurulması kararı üzerine Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesi’ne tayin edildi. Burada generalliğe yükseltildi. Muş ve Bitlis’i Rus işgalinden kurtardı. Muş daha sonra tekrar işgale uğramış, Atatürk tekrar kurtarmıştı. Ardından Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı’na atanması üzere Şam’a giderek teftiş görevlerinde bulundu. Vekâleten 2. Ordu komutanlığına tayin edildi. İsmet İnönü ile tanışması buradaki görevinde oldu. Bu görevde de çok kalmayarak Yıldırım Orduları Grubu komutanlığına bağlı olarak Halep’te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu’nun başına getirildi. Buranın genel idaresinden sahip bir Alman komutandı. Mustafa Kemal, bu komutan ile anlaşmazlıklar sonucu istifa etti. Diyarbakır’daki eski görevi teklif edildiyse de kabul etmedi. İstanbul’a döndü. Veliaht Vahdettin ile Almanya seyahatine çıktı. Almanya seyahatinden İstanbul’a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad’a giderek tedavi gördü. Karlsbad hatıralar Afet İnan tarafından kitaplaştırılmıştır.

Anlaşamadığı Alman komutan yerine Liman von Sanders getirilmişti. Bunun üzerine 7. Ordu’ya tekrar komutan oldu. Burada İngilizlere karşı çok başarılı savunmalar gerçekleştirdi. Onun sayesinde ordu dağılmaktan kurtularak Halep’e kadar çekilme başarısını göstermişti.

Daha sonra siyasi gelişmeler oldu. Talat Paşa hükümeti istifa etti. Daha sonra gelen hükümet 30 Ekim’de Mondros Anlaşmasını imzalandı. Yıldırım Orduları Grup komutanlığına getirildiyse de yapacak bir şey kalmamıştı. Adana üzerinden on üç günde İstanbul’a döndü. Kafasındaki fikirler belliydi. Esareti kabul etmek istemiyordu. Mondros’un şartları bizim için çok ağırdı. İstanbul’da iken Karadeniz bölgesindeki karışıklıklardan İngilizler tedirgindi. Buraya bir müfettiş göndererek durumu kontrol altına almak istiyorlardı.

Mustafa Kemal’in bağımsızlık ve esareti red etme düşüncesini uygulamasının fırsatı doğmuştu. Milli bir mücadele başlatacaktı. Bunun için Anadolu’ya geçmesi gerekiyordu. Zaten Mondros Anlaşmasından sonra irili ufaklı kuvvetler halinde birlikler ve dernekler kurulmuştu. Atatürk bunların hepsini düzenli bir hale getirerek mücadele verecekti.

19 Mayıs’da Samsun’a çıktı. Görevi gereği 9. Ordu Müfettişi olan Atatürk, geniş askeri yetkilere sahipti.  Onun niyetini anlayan İngilizler, geri çağırdıysa da Atatürk onları oyalamıştı. Havza Genelgesiyle ilk genelgeyi yayınlayarak, tepkisini ortaya koymuştu. Kongreler düzenlenecek, Heyet-i Temsiliye oluşturulacak, meclis kurulacak ve bağımsızlık kazanılacaktı. Sivas, Erzurum ve Amasya’da kongre düzenlenmiş. Burada bir takım önemli kararlar alınmış, hedef belirlenmişti. Hiçbir şekilde manda ve himaye kabul edilmeyecekti. Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktı.  Ankara’da meclis kuruldu. Yunan bu hareketlere tepkisiz kalmayarak Ankara’ya doğru ilerlemeye başladı. Atatürk, askerlik kariyerinin son büyük şaheserlerine bu dönemde imza attı. Sakarya Savaşı, Başkomutanlık Meydan Savaşı ve işgalden tamamen arındırılan bir yurt. Düşmanlara çok sert ve keskin bir cevap.

Çok kan dökülmüş ama varılmak istenen hedef büyük oranda gerçekleşmişti. Sakarya Savaşı’nda fazla subay kaybı Atatürk’ü etkilemişti. Dökülen kanların boş yere gitmemesi için Eğitim ve Ekonomi alanında gelişmelerle bu savaşın emeğini kurtaracaktı.

Öyle de oldu.

Osmanlı Üniforması ile on beş yılda üç kıtada savaş. Bir milletin bağımsızlığı kaybolup ve yok olmak üzereyken bir bağımsızlık ideali. Türk’ün dehasının en keskin timsali. Mustafa Kemal ATATÜRK!

Kan dökmekten yana değildi, savaşı zorunluluk olmadıkça bir cinayet olarak görüyordu. Kendi evlatlarına, vatanına tecavüzde bulunmuş askerlere bu yüzden acımadı, cevabını verdi.

Bizlere takip edilecek bir yol bıraktı. Aklın ışığından ayrılmamayı, putlaştırmamayı, ayetleştirmemeyi, nasihat etti. Her sözü, her işi ile Türk milleti’ni eğitti. Nasıl davranılması, nasıl bakılması gerektiğini öğretti. Nasıl giyinilmesi gerektiğini dahi öğretmişi. Modern bir Türkiye, uluslararası alanda çok saygın bir Türkiye hayal ediyordu. Ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmayı hedeflemişti. Kendisinden sonra gelenlere de bu hedefi göstermişti.

Bugün onun aramızdan ayrılışının sekseninci yıl dönümü. Seksen yıldır onsuz ve eksiğiz. Onu çok özlüyoruz. Yapmak istediklerimiz, görev ve sorumluluklarımızın farkındayız. Onun emrettiği, gösterdiği yolda doğrulara ulaşarak ilerlemek zorundayız.

Ey yüce Türk milleti’nin, yüce evladı!

Şanlı milletimizin lideri, ebedi başkomutanımız!

Senin gösterdiğin hedefler, bizim şaşmaz pusulamızdır. Yönümüz her zaman ileriye doğru, modern ve gelişmiş bir ülke olma yoludur. Bize bıraktığın Gençliğe Hitabe, en zor anlarımızda ne yapmamız gerektiğini iyi anlatmaktadır.

Sana çok şey borçluyuz. Sen, kendini yorulsak dahi takip etmemizi istiyordun.

Son nefese, son damla kana, sonuna kadar yorulasıya kadar seni takip edeceğiz!

Yolun, yolumuz; yönün, yönümüz; hedeflerin; hedeflerimizdir…

Ey yüce Atatürk!

Saygı, sevgi ve minnetle anıyoruz. Ruhun şad olsun.

Turan Otağı son yazıları (Hepsini Gör)

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.