Ana Sayfa Genel Tarihimizdeki Kadın Hükümdarlar

Tarihimizdeki Kadın Hükümdarlar

Yazar: Balaman ALGAN
0 Yorum 95 Görüntülenme

A.Türk Toplumunda Kadının Önemi:

Tarihin herhangi döneminde, Türk boylarında;  aile veya herhangi sosyal biriminde kadına gösterilen hürmet ve saygı çok manidardır. Şuan kendilerini medeni olarak tanıtan ve cehalet çukurunda yaşayan, toplumsal münasebette bulunduğumuz zevatların bir bölümü o zamanlarda tuvalet adabından dahi bihaberken, kadına şeytan gözüyle bakarken; bir bölümü diri diri kara toprağa gömüyor, gömmediklerini de kara çarşafların içine gömüyordu. Bu dönemde, bundan önceki ve sonraki dönemlerde Türk aile yapısında kadının önemi çok büyüktü(r).

              

     Bir milletin fertlerine fitne sokup, o milletin fertlerini başka milletlerin özentisi haline getirmek, kendi tarihini unutturmak, kendi milletine düşman haline getirmek isteyenler yaptıklarını meşru göstermek için bilim adamı sıfatı ardından yalan tarihçilik yaparak amaçlarını gerçekleştirmek istemişlerdir. Nitekim bir çok yabancı ve içimizdeki yalancı tarihçiler yalan yanlış şeyleri yazarken popüler olmuş ve hedeflerine bir nebze de olsa ulaşmışlardır. Çünkü eğitimsiz bir topluluğu kandırmak kolaydır.

     Bir çocuğun eğitimi aileden geçer. Ailedeki eğitimciler anne ve babadır. Fakat en önemli eğitimci annedir. Bir anne çocuğunu iyi eğitemezse o çocuk eğitimsiz olduğu için düşünemez, kıyaslayamaz ve böylelikle her duyduğuna, okuduğuna inanır. Yobazlık ve irticai faaliyetlerin olduğu memleketler bunun apaçık örneğidir. Başbuğ Atatürk bunun bilincinde olduğu için şöyle demiştir:

“Kadının en büyük vazifesi analıktır! İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse, bu vazifenin ehemmiyeti layıkıyla anlaşılır. Dünyada her şey kadının eseridir.”

 

Eski dönemlerde Türk toplumunda kadın ve erkeğin toplumdaki konumu hemen hemen eşitti. Kadını kapatmak, eve tıkmak, dövmek gibi huylar Türk erkeğinde yiğitliğe halel getirecek davranışlar olarak görülürdü. Anneye “ög” denirdi. Bugün kullandığımız öksüz kelimesi de buradan gelmektedir. Çocukların hamisi anne idi. Bir kız istediği erkekle -aile büyüklerinin onayı neticesinde- evlenebilirdi. Evlilikte zorlama yoktu. Türk devlet yönetiminde kadınlar hükümdar  ya da hükümdarın naibi(vekili) olurlardı. Kız çocukları ile erkek çocukları birlikte yetiştirilir, at biner, ok atar, kılıç kullanmayı öğrenirdi. İlk talim ise koç üstünde fare vurarak yapılırdı. Hane yönetimi kadının hakkıydı. Kadın hanenin reisiydi.  Annenin önemiyle ilgili atalarımız şöyle demiştir: “Ana ölünce baba da ölür.”

 

Hükümdarlar:

 TOMRİS HATUN

      (Türkçe: tomur-temir-demir) MÖ 6. yüzyılda yaşadığı varsayılan,  İskit-Saka Türklerinin kraliçesidir. Yaşamıyla adının hakkını vermiş bir Türk Khatunu’dur[1]. Rivayetlere göre Alp Er Tunga’nın torunu ya da yeğeni olduğu söylenmektedir. Tarihte kadınlardan kurulan ilk askerî birlik Tomris Hatun tarafından kurulmuştur. Grek kaynaklarında bu kadın birliklerinden ‘amazon’ diye bahsedilmektedir. Herodot’un verdiği bilgiye göre, Karadeniz’in kuzey bölgesindeki bu kadınlar, İskitlerce “Oiorpata” olarak anılmaktadırlar. Bu terim “oior” erkek ve “pata” öldürmek sözcüklerinden türetilmiştir. Böylece “erkek öldürenler” anlamına gelmektedir. Tomris Hatun aynı çağda var olan Ahameniş İmparatorluğu[2] ile büyük bir mücadeleye girişmiştir. Tomris Hatun, iç siyasetin çalkantılı olduğu dönemde barışçıl bir politika ile savunmaya önem vermiştir. Bu durumu acizlik, korkaklık ve zayıflık olarak gören Pers İmparatoru II. Kiros (Büyük Keyhüsrev, Kuroş)  hiç durmadan Saka illerine akınlar düzenlemiştir. Persler Saka topraklarına girdiği vakit yakılmış tarlalardan başka bir şey bulamıyorlardı. Çünkü Sakalar geri çekiliyor ve savaş için uygun bir mevzi ve an bekliyorlar; bu olmadığı takdirde de savaşa girişmiyorlardı. Sakaları kovalamaktan bıkan Büyük Keyhüsrev lakaplı II. Kiros İran’a geri dönmek zorunda kalıyordu. Bir süre sonra Çinlilerin hatunları üzerinden gerçekleştirdikleri siyasi oyunlara benzer olan bir siyasi taktiği kendisi kullandı. Kiros, Tomris Hatun’a kendisiyle evlenmesini ve ülkesinin kendisine tabî olmasını teklif ederek, Saka illerine akın düzenlemekten ve Saka Türklerini rahatsız etmekten vazgeçeceğini va’detti. Tomris Hatun bunun bir oyun olduğunu biliyordu ve teklifi reddetti.


Bu redde kızan Büyük Kiros büyük bir ordu toplayarak tekrar Saka topraklarına akın düzenlemiştir. Bu orduda savaş için eğitilmiş yüzlerce köpek de bulunmaktaydı. Tomris Hatun artık kaçmanın yarar sağlamayacağını anlayıp uygun bir alan seçip Kiros’un ordusunu beklemeye koyuldu. Sakalar iki ordu arasında birkaç kilometre kalacak bir biçimde mevzilendiler.

Güneş battığı için savaş olmamıştı, ancak gece Kiros bir hile düşünmüş ve iki ordunun arasında bir çadır kurdurmuştur. Kiros içinde cariyeler, yiyecekler ve şarap bulunan çadırda eğlence düzenlediğini çaşıtlarıyla duyurmuştu. Bu habere karşılık ansızın saldırı düzenleyen Tomris Hatun’un oğlu ve beraberindeki birkaç alpı içerideki birkaç Pers’i öldürüp eğlence otağını cenk meydanına döndürmüştü.  Fakat birkaç saat sonra bir baskın düzenleyen Pers kuvvetleri çadırı basıp Tomris Hatun’un oğlu da olmak üzere içerideki alpları kahpece katletmişlerdir. Tomris Hatun çok sevdiği oğlunun ölümüne üzülür ve orada and içerek şöyle söyler: “Kana susamış Kiros! Sen oğlumu mertlikle değil o içtikçe zıvanadan çıktığın şarapla öldürdün. Ama güneşe yemin ederim ki seni kanla doyuracağım!”

Ertesi gün yapılan savaşı Sakalar kazanır. Ok atmakta usta olan ve savaş arabalarını büyük ustalıkla kullanan Sakalar, savaş köpeklerine rağmen Persleri bozguna uğratmıştır. Ölenler arasında Pers kralı Büyük Kiros da vardır. Tomris Hatun sözünde durur ve Büyük Kiros’un kesik başını kan dolu bir tulumun içine atar ve şöyle der: “Hayatında kan içmeye doymamıştın, şimdi seni, kanla doyuruyorum!”

 

ALTUNCAN HATUN

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Sultanı Tuğrul Bey’in eşidir. Doğum yeri ve tarihi bilinmeyen Altuncan Hatun, 1060 yılında Zencan’da (eski adıyla Hamse) vefat etmiştir ve Rey’e defnedilmiştir. İlk eşi Selçuklular ile müttefik olan, 1035 yılında Gazneli Mesud’un suikastıyla ölen, Harezm bölgesi hakimi Harezmşah Harun olduğu tahmin edilir.[3] Altuncan Hatun Selçuklu devlet yönetiminde söz sahibi olmuş ve eşi Tuğrul Bey’e yardımcı olmuştur.

Tuğrul Bey,  üvey kardeşi İbrahim Yınal[4] isyan başlatıp devletin merkezi Hemedan‘a doğru yönelmesi üzerine Nusaybin‘den hareket ederek kardeşinden önce Hamedan‘a ulaşarak silahları ve hazineyi güvenceye alır. Hemedan önünde iki kardeş savaşırlar. Tuğrul Bey kuvveti az olduğu için mağlup olarak Hamedan kalesine sığınır. Tuğrul Bey, eşi Altuncan Hatun’dan ve veziri Kündüri‘den[5] yardım istemiştir. Selçuklu ordusunun Bağdat‘tan ayrılmamasını isteyen Abbasi halifesi Altuncan Hatun’a izin vermemiş ve vezir Kündüri Hemedan‘a gitmemesi için Altuncan Hatun’u ikna etmiştir.Tuğrul Bey eşi Altuncan Hatun’a saygı duyar, bir mesele hakkında görüşlerini sorar, sözüne önem verirdi.

Vezir Kündüri , Altuncan Hatun’un oğlu Enuşirvan’ı[6] Tuğrul Bey yerine tahta çıkarmaya niyetlendi. Bu durumu anlayan Altuncan Hatun oğlunu ve veziri yakalatıp tutuklatmak üzere harekete geçince ikisi de kaçarak Hille‘ye gittiler. Altuncan Hatun, Bağdat’taki Selçuklu askerlerini toplayarak Hemedan’a doğru yola çıkmıştır. Tuğrul Bey, eşinin ve diğer yardıma gelenlerin sayesinde kardeşi İbrahim Yınal’ı mağlup ederek tehlikeyi atlatmıştı.

Altuncan Hatun cesur karar alarak oğlunun tahta çıkmasına karşı çıkarak Tuğrul Bey’e yardıma gitmesiyle Selçuklu Devleti’nin kaderini değiştirmiştir. Altuncan Hatun yaptığı işler ve fedakarlıklar ile tarihe “devlet kurtaran Hatun” olarak geçmiştir. Devlet bekası için oğluna bile acımayarak zincirlere vurmuştur. Yine devletin bekası için vefatı esnasında Tuğrul Bey’e şunları vasiyet etmiştir: “Halife’nin kızı ile evlenmek için ne mümkünse yap! Böylece hem bu dünya hem de ahiret saadetine nail olursun.” Bu yiğit Türk kadını  servetini de Halife’nin kızına düğün armağanı olarak bağışlamıştır.

 

TERKEN HATUN

   Doğum tarihi ve yeri hakkında bilgi yoktur. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Sultanı Melikşah’ın (Ebü’l-Feth Celâlü’d-devle ve’d-dîn Muizzü’d-dünyâ ve’d-dîn Kasîmü emîri’l-mü’minîn Melikşah b. Alparslan) eşidir. Adı bilinmemektedir. Terken adı değil unvanıdır ve bu unvan kraliçe, gücü elinde tutan kadın anlamına gelmektedir. Celâliye Hatun diye de anılır. Terken Hatun oldukça soylu bir aileye sahiptir. Rivayetlere göre soyu Alp Er Tunga’ya kadar dayanmaktadır. Yine rivayetlere göre babasının Batı Karahanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı I.İbrahim Tamgaç Han(H.1052-1068) olduğu düşünülmektedir. Devlet içerisinde kendine ait divanı ve 12.000 kişilik süvari birliği bulunan Terken Hatun devlet işlerinde aktif olarak söz sahibi olmuştur. Devletin ve devletin düşmanlarının güçlü olduğu bir dönemde duruşuyla, tavrıyla, verdiği kararlarla namı tüm Selçuklu ülkesine yayılmıştı. Hasan Sabbah’ı tehdit etmesiyle, Nizâmülmülk ile mücadelesi ve çekişmesiyle adının hakkını vermiştir.

     Terken Hatun ile Melikşah’ın üç erkek bir de kız çocukları olmuştur. Kızı Mah-Melek Hatun’dur. Mah-Melek Hatun’a talip olan İslâm halifesi Muktedî Biemrillâh saraya elçi yolladığında Melikşah elçiyi Terken Hatun’a yollayarak sözü eşine bırakmıştır. Terken Hatun, halifenin arzusuna bir şartının olduğunu söyleyerek, başka bir eşinin ve cariyesinin olmamasının şartı olduğunu söylemiştir. Bu tavrı ile Türk ulusu içinde tek eşliliğin önemini bir kez daha göstermesiyle birlikte, devlet yöneticilerinin bu konudaki yanlış davranışlarına karşı bir tavır sergilemesiyle de örnek olmuştur.

 Nizâmülmülk ile aralarında taht çekişmeleri yaşanmıştır. Terken Hatun güçlü ve cesur bir devlet yöneticisi olmasının yanı sıra soylu bir aileden gelmesinden ötürü devletin elinde olmasını istemiştir. Nizâmülmülk’ün, Melikşah’ın başka kadından olan oğlu Berkyaruk’u veliaht olarak tahta geçirmek istemesi Terken Hatun’u kızdırmış ve aralarının açılmasına sebep olmuştur. Terken Hatun sultan nezdinde açıkça Nizâmülmülk aleyhtarlığı yapıyor ve onun yerine kendi veziri Tâcülmülk’ü getirmek istiyordu. Bu durumun da etkisiyle Melikşah ile Nizâmülmülk’ün arası açılmıştır. Sultan Melikşah, 2. Bağdat seferi için yola çıktığında(1092) beraberinde Nizâmülmülk’ü de götürmüştür. Seferin Ramazan ayına denk gelmesi münasebetiyle iftar için konaklama emri verilmiş. İftarını bitiren Vezir, çadırına dönmek için ayaklanmış. Bu esnada kendini mürit olarak tanıtan bir şahısla diyalogları geçmiş. Kendini mürit olarak tanıtan, Ebû Tâhir-i Errânî isimli bir Batıni fedaisi cebinden bir dilekçe çıkarıp okuması için vezire uzatmıştır. Bu sırada  göğsüne saplanılan hançerle yere yığılmış ve kısa süre içinde hayatını kaybetmiştir.(10 Ramazan 485 / 14 Ekim 1092).[7] Bu olay neticesinde Terken Hatun’un işleri kolaylaşmıştır.

 Terken Hatun devleti ele alma arzusuyla yetinmemiştir. Kızının oğlu olan Cafer’i halife yapmak istemiştir. Bu arzusu doğrultusunda Cafer’e  “emîrü’l-mü’minîn”(Müslümanların emiri) diye seslenmiştir. Melikşah’ın vefat etmesinden sonra Halife Muktedî’den oğlu Mahmud adına hutbe okumasını istemiştir. Bu isteğine Gazzâlî, Şehzade Mahmud’un sultan olmak için çok küçük yaşta(4 yaşında) olmasını sebep göstererek tepki göstermiştir ve fetva vermiştir. Lakin Terken Hatun bu itirazlara rağmen bir yolunu bularak oğlu adına hutbe okutmuştur.(25 Kasım 1092).[8]

 Berkyaruk’u yakalatmak için kocasının yüzüğünü verdiği Kürboğa’yı İsfahan’a göndermiştir. İsfahan’ı teslim alarak, Nizâmülmülk’ün adamlarınca Rey’e götürülen Berkyaruk üzerine bir ordu göndermiştir. Bu ordu Burûcird savaşında(17 Ocak 1093) yenilgiye uğrayınca Berkyaruk topladığı ordusuyla İsfahan’ı kuşatmıştır. Bir süre aralarında mücadele yaşanmıştır fakat Terken Hatun pes etmeyerek her yolu denemiştir. Hastalanmasından ötürü mücadele etmeyi bırakmış ve bir süre sonra İsfahan’da vefat etmiştir(Ö.1094). Terken Hatun, “bizde savaşan erkeklerdir, ama kime karşı savaşacaklarını kadınlar söyler” sözüyle adeta hayatını özetlemiştir.

RAZİYE BEGÜM SULTAN

    Doğum tarihi bilinmeyen Begüm Sultan 12 Ekim 1240 yılında Delhi’de vefat etmiştir. Raziye Begüm sultan, Delhi Türk Sultanlığı (Saltanat-ı Hint) olarak bilinen ve Hindistan’da kurulan bu Türk devletinin 1236-1240 yılları arasında sultanlığını yapmıştır. Delhi Türk Sultanlığı’nın tek kadın hükümdarıdır. Bu Türk Sultanlığı’nı kuran hanedan Kölemen Hanedanlığı’dır. Raziye Begüm Sultan’ın babası Şemseddin İltutmuş’tur. Begüm Sultan, sultanlığının yanı sıra iyi bir şairdir.  “Şirin-i Dihlevi” ve “Şirin-i Gûri” mahlaslarıyla şiir yazmıştır.

Babası onu veliaht olarak göstermişse de vezirler kulak ardı edip Firuzşah’ı sultan yapmıştır. Bir süre sonra Firuzşah,  devlet yönetimindeki basiretsizliğinden ve zevkine düşkün yaşamından ötürü vezirlerin gözünden düşmüştür. Firuzşah’ın annesi oğlunun saltanatını garantiye almak için İltutmuş’un, Begüm Sultan ile aynı anneden doğan oğlu Kutbeddin‘i öldürtmüştür. Sarayı basıp Begüm Sultan’ı da öldüreceklerken halk ayaklanarak isyan etmiştir. Bu anı fırsat bilen Raziye Begüm, babasının vasiyetini gerçekleştirmek için harekete geçip vezirleri ikna etmiş ve tahtı ele geçirmiştir. Tahta geçer geçmez Firuzşah’ı ve annesini idam ettirmiştir.

 Saltanatı boyunca birçok isyanla karşı karşıya kalan Begüm Sultan, isyanlara karşı sergilediği davranışla hükümdarlığını demir ellerinin arasında sımsıkı tutmayı başarmıştır. Lakin, devleti babası gibi Türk beyleri ile ayakta tutacağı yerde, daha sadık oldukları için Habeş asıllı kölelere makam vererek saltanatını güçlendireceğini zannetmiştir. Bu zannı sonucunda Türk beylerinin kendisine olan güvenleri yok olmuş ve beylerin küsmelerine sebep olmuştur. Bir süre sonra devletin isyanlarla giderek güçsüzleşmesi üzerine, kendisine karşı olan Türk beyleri isyan başlatarak devleti ele geçirmeyi başarmışlardır. Begüm Sultan’ın kendi kanından olan beylere sırtını çevirmesi hem devletin güçsüzleşmesine hem de babasının mirası olan saltanatın isyanlardan ötürü tehlikede olmasına sebep olmuştur. Çünkü bu dönemde Batınî ve Hindu isyanları artmıştır. Türk beylerinin ihtilâli ile Türk hakimiyetinin ve devletinin devamlılığı sağlanmıştır. Bu ihtilâl sayesinde, devletin kurucusu ve diğer sultanlara devleti miras olarak bırakan Kutbiddin Aybek’in, Şemseddin İltutmuş’un kutsal mirasına sahip çıkılmıştır. Raziye Begüm isyandan sonra tahttan indirilmiş ve yerine İltutmuş oğlu Behram Şah geçirilmiştir.

     Begüm Sultan Rafizi isyanları başta olmak üzere birçok isyanı ve isyancıyı yok etmiş, devletin gücünü tüm isyancıların hissetmesini sağlamıştır. Begüm Sultan çevresindeki hıyanetlerden ötürü kendine sadık olacağını düşündüğü Habeşli kölelerini önemli konumlara getirmişti. Fakat bu köleleri makam bulunca yaptıklarıyla devletin bekasını tehlikeye sokmuş ve bu tehlikelerle mücadele edemediğinden ötürü tahtından olmuştu. Begüm Sultan bu konuda büyük bir hata yapmıştır fakat tahtı boyunca ağır başlılığıyla, ezici gücüyle, yaptığı cesurca işlerle; dönemindeki kültür, sanat anlayışının zenginliğiyle ve verilen eserlerle tarih sayfalarında kendisine yer bulmuş önemli bir Türk Khatunu’dur.[9]

MAMA HATUN

    Saltukoğulları hükümdarı II. İzzettin Saltuk’un kızıdır. Hükümdarlığı kabul edilmese de 1191 yılında beyliğin hükümdarı olmuştur. Hükümdarlığı boyunca yeğenlerinin beyliği ele geçirme mücadelelerine karşı kararlı bir şekilde direnmiş ve başarılı olmuştur. Hükümdarlığı on yıl kadar sürmüştür. O dönemin sosyal bakışından ötürü kadın hükümdar olmanın zorluklarını çekmiş ama yılmamıştır. Bir Türk’ün, bir Türk kadınının neler yapabileceğini başta dönemindekilere yaşatarak göstermiş, tarihte yer alarak da kendinden sonrakilere kanıtlamıştır.

     Eyyubiler Ahlat’ı kuşatınca çevre beyliklerin ve kendi alplarını toplayarak Ahlat’ta egemen olan Türk beyliği Ahlatşahlar’a yardım için Ahlat’a doğru yola çıkmıştır. Cesur ve mert bir Türk kadını olan Mama Hatun ne zaman ve nerede vefat etti bilinmiyor. Fakat, hayatının son yıllarını Erzincan’ın Tercan bölgesinde geçirmiş olmasından ötürü buradaki türbesine defnedilmiştir. Tercan bir süre Mama Hatun’un adıyla anılmıştır.

     Mama Hatun Tercan’da kervansaray, mescit, hamam ve türbesinin bulunduğu büyük bir külliye yaptırmıştır. Bu külliye Orta Çağ Türk mimarisinin en ilginç ve en önemli eserleri arasındadır.

 

ŞECERÜDDÜR

    (Şecer el-Dürr: “incilerin ağacı”) Memlûk Sultanlığı’nın(ed- Devletü’t-Türkiyye) kurucusu ve ilk hükümdarıdır. Eyyubiler Sultanı Kamil b. Adil’in oğlu olan Salih Eyyub tarafından cariye olarak satın alınmıştır. Birinci eşi olan Mısır Eyyubi sultanı Salih Eyyub ölünce ölümünü gizlemiştir. Devletin Haçlılarla olan savaşından ötürü ölümü saklayan Şecerüddürr, Salih Eyyub’un oğlu olan Muazzam Turanşah’ı sahte bir sultan emriyle Hasankeyf’ten Mısır’a çağırmış ve Mansure’ye gelen Turanşah’ın tahta oturmasını sağlamıştır.[10]

Haçlılarla yapılan savaşta Haçlı ordusu bozguna uğratılmıştır. Devleti uçurum kenarından kurtaran Şecerüddürr, Turanşah’tan beklediği ilgiyi göremeyip iftiralara maruz kalmıştır. Zafer sarhoşu olan Turanşah, babasının “Memlûklara ve Şecerüddür’e iyi davran” vasiyetini dinlememiştir.

Mısır kölemen Türklerine ve Şecerüddür’e fenalık etmesinden ötürü Şecerüddürr ile aynı soydan gelen Bahrî Memlûk emirleri Turan Şah’a karşı bir hareket başlatmaya karar verirler. Büyük Türk komutanı olan Baybars Bundukdârî  liderliğindeki Bahrî Memlûk emirleri Turan Şah’ı öldürdüler ve Şecerüddürr’ü sultan seçtiler. Memlûk emirlerinden Muizzuddin(İzzeddin) Aybeg’i de Atabek tayin ettiler. Bu büyük Türk ihtilâli sonucunda Eyyubi Hanedanlığı’nın hükümdarlığı son buldu ve Türk kölemen sultanlığı olan Memlûk Sultanlığı kuruldu. 

Sultanlığı boyunca izlediği politikalarla emirlerinin gönlünü kazanmayı başarmıştır. Emirlerinin İslâm halifesi   Müsta’sım Billâh’tan Şecerüddürr’ün sultan olduğuna dair menşur(yazılı buyruk) istemelerine karşılık halife, bir kadının sultan olmasının doğru olmadığını savunarak emirlerin isteğini reddetti. Şecerüddürr’ün sultanlığında ısrar ettikleri takdirde Mısır’da hakimiyetin sürdürülemeyeceğini anlayan emirler, Şecerüddürr’e Atabek İzzeddin Aybeg et-Türkmânî ile evlenip sultanlığı ona devretmesini teklif ettiler. Bu teklifi kabul eden Şecerüddürr yaklaşık iki aylık sultanlıktan sonra İzzeddin Aybeg ile evlendi ve sultanlığı, Memlûk tarihçilerinin çoğunun Memlûk Devleti’nin ilk sultanı olarak kabul ettiği İzzeddin Aybeg’e devretti.[11]

Bazı safsata tarihçiler içlerindeki Türk düşmanlığıyla Şecerüddürr’ün bu başarılarını baltalamak, yok saymak için onu son Eyyubi sultanı olarak gösterip “devletin yıkılmasına sebep oldu” demeleri kötü niyetlerinin yalan ürünüdür. Şecerüddür Eyyubi Devleti’ni uçurumun kenarından kurtarmış fakat gördüğü namertlikten ötürü Türk beyleri ile birlikte devleti ele geçirerek şanlı ve kutlu bir devlet kurmuştur. O hem son Mısır Eyyubi Sultanı hem de İlk Memlûk Sultanı olmuştur. Ayrıca Mısır’da hükümdar olan tek kadın olmayı da başarmıştır.

 

  DİLŞAD HATUN (İPARHAN)

     Çinliler tarafından “güzel kokulu prenses” diye adlandırılmıştır. Hakkında birçok rivayet bulunmaktadır. Dilşad Hatun’un yaşadığı dönemde Uygur Eli’nin siyasi durumu karışıktı. Cungarlar[12] bölgeyi 1720’ye kadar doğrudan doğruya idare ettikten sonra bu tarihte Karataglık Danyal Hoca’yı vali olarak Yarkent’e tayin etmişlerdir. Ancak, bunun karşılığında oğlu Cahan Hoca’yı rehin olarak tutmuşlar ve Danyal Hoca’nın Cungar merkezine gelerek bağlılık bildirmesini şart olarak belirlemişlerdir. Bu devirde Cungar Hanlığı gittikçe güç kaybederek Mançular(Sing Hanedanlığı ya da Qing Hanedanlığı) ve Doğu Moğolları karşısında güçsüzleşmeye başlamışlardı. Danyal Hoca 1735’te öldükten sonra Cungarlar, Danyal Hoca’nın dört oğlunu dört ayrı şehre vali olarak tayin etmişlerdir. Böylece Yarkent’e Cahan Hoca, Kaşgar’a Yusuf Hoca, Aksu’ya Eyüp Hoca, Hotan’a da Abdullah Hoca vali olmuştur.

1754’te Cungar hanı ölünce taht kavgaları başlamıştı. Bu mücadeleyi fırsat bilen Yusuf Hoca hemen Kaşgar kalesini yeniden inşa etmiş ve ordu kurmaya başlamıştı. Durumu anlayan Cungar çaşıtları Yusuf Hoca’yı öldürmek için plan yaptılar. Bu plandan haberdar olan Yusuf Hoca çaşıtları yakalatıp öldürtmüştür. Yusuf Hoca’nın isyanına katılan Cahan Hoca Cungar çaşıtları tarafından yakalanmıştır. Fakat Yusuf Hoca mücadeleye devam ediyordu. Yusuf Hoca şehirdeki Cungar çaşıtları yakalayıp şehirden çıkarmıştı. Hocalar kurdukları bir planla Cahan Hoca’yı kurtardılar. Cungarlarla ve Mançularla ittifak içinde olan beyler Kaşgar’a doğru yürümüşler ve Yusuf Hoca ile yandaşlarının Yarkent’e sığınmalarına sebep olmuşlardı.[13]

Mançular büyük bir orduyla Cungarlar üzerine yürüyüp Cungarları mağlup etmiş ve 1759’da bölgeye tam manasıyla hakim olmuşlardır. Mançular, artık ihtiyaçları kalmadığı için yönetimde bir daha hocalardan faydalanma yoluna gitmezler. Böylece hocalar bölgenin yönetim kademesinden tamamen dışlanmış olur. Ancak, halkın büyük saygı duyduğu hocaların bu şekilde dışlanması, 19. yüzyılda sürgünde olan hocaların ve onların çocuklarının sık sık isyan girişiminde bulunmalarına ve halkın da onlara destek vermesine yol açacaktır.[14]

Bu Türkistan iç savaşında Dilşad Hatun’un kocası olan Cihangir Hoca şehit olmuştur. Bu  vefattan sonra kocasının bıraktığı mücadeleyi sırtlanan Dilşad Hatun Türkistan Millî Mücadele Tarihi’nde yer edinmiştir. Dilşad Hatun ordusunun başına geçmiş ve mücadeleye devam etmiştir. Fakat çevresindeki beylerden Said Molla adlı kişi Çin zulmünü koz olarak kullanarak önce Sultan Şah’ı sonra da Dilşad Hatun’u kandırmayı başardı.

Said Molla, halkının zulüm ve işkenceden çok şikayetçi olduğunu, Çinli kumandanın: “Eğer Dilşad Hatun İmparatordan rica ederse, kurtulursunuz” dediğini söylemiş, kendinin de Kaşgar halkı namına ricacı olarak geldiğini bildirmişti. Dilşad Hatun, milletin menfaati için her türlü fedakarlığa katlanan bir Türk kadınıydı. Teslim olunca zulmün biteceğini düşünen Dilşad Hatun teslim olmayı kabul etmişti.

200 askeri ile birlikte Çinlilere teslim olan Dilşad Hatun halkının gözyaşları eşliğinde şehirden çıkmıştı. Çinli alayının muhafazasında uğradığı şehirlerde büyük hürmet ile karşılanıyordu. Kumandan, Dilşad Hatun’un kederli halinden endişelenerek belki intihar eder de Çin kralına karşı müşkül vaziyette kalırım korkusuyla kocasının sağ olduğunu, İmparator tarafından affedilebileceğini ve bir müddet sonra tekrar Kaşgar’a dönebileceğini söylemiş, fakat kocasının kurtulabilmesi için kendisinin Pekin’e gitmesinin şart olduğunu sözlerine ilave etmişti. Aynı zamanda Dilşad Hatun’u oyalamaları için emrine Müslüman hizmetçiler vermişti.[15]

Üç ay gibi bir zamanda çöller, dağlar aşarak Çin’e varırlar. Saray o gün olağanüstü anlar yaşar. Herkes merak ve heyecan içindedir. Hele İmparatorun heyecanı doruktadır. Bazı kimseler de bu savaşçı ve mağrur kadının nasıl dize geleceğini görmek için adeta seyre gelmiştir. Dilşad Hatun’un damarlarındaki asil kanın asaletini, ezici gücünü her seferinde hisseden Çin’e karşı bir kez daha hissettireceği o an gelmişti. Saray kurallarına hiçe sayarak Çin’in ipeklerinden hazırlanmış Çinli kadın kıyafetlerini giymeyip zırhını giyer. Hatta imparator Hongli’nin karşısına at üstünde çıkar. Sarayın görkemi onu hiç etkilememiştir. Kendinden emin adımlarla tahta doğru yürür ve İmparator ayağa kalkarak, Asya’nın bu eşi benzeri görülmemiş kahraman ve güzel kadınını selamlar. Orada bulunanlar imparatora secde ederek onu selamlarken, yiğit Türk hatunu İparhan davranışını hiç bozmaz. Hatta valinin uyarısını bile dinlemeyip ona şöyle bir yanıt verir: “Türk olduğumu unutuyorsunuz. Biz yalnızca Tanrı’nın huzurunda başımızı eğeriz, secde ederiz. O anda, İmparatoriçenin sesi yükselir: “O da Tanrı’nın oğlu, herkesin ona secde etmesi gerekir, onun huzurunda bulunan herkesin…”

Dilşad Hatun’un bu davranışı tüm saray ahalisine korku salmıştı. İmparator cezası ölüm olan bu davranışı aldırmadan “hoş geldiniz” der. Dilşad hatun vakur bir halde kılıcını kınından çıkararak İmparator’a uzatır ve şöyle der: “bu teslim olma anlamına gelmesin. Bunu sadece, Çinli askerlerin yurdumdan çekilmesi koşulu ile veriyorum.” İmparator, kılıcı alır ve müstehzi bir davranışla geri verir. Dilşad Hatun, bu kez ölümünden habersiz olarak, ikinci dileği olan Cihangir’in serbest bırakılması isteğinde bulunur. İmparator buna da olumlu bir yanıt bulur. İmparator Dilşad Hatun’u etilemek için sarayın içinde Türk illerini aratmayacak bir mahalle dahil her şeyi yapar fakat Dilşad Hatun hiçbir şeyi umursamamıştır. Sadece kocası ile birlikte ata yurduna geri dönmenin hayalini kuran Dilşad Hatun bir süre sonra,  kocasının aslında cenk ederken öldüğünü öğrenir. Kini demir dağları eritecek kadar şiddetlenen Dilşad Hatun, imparatordan intikamını alacağına dair orada hemen and içer. Onlarca defa imparatorun yüzüne karşı intikamını alacağını söyler. Dilşad Hatun’a aşık olan imparator kendisini affettirmek için elinden geleni yapsa da bir türlü ikna edemez. İzlediği politikalarla artık Türk dostu gibi gözükür olmuştur. Türkistan’da saraylar, camiler, hanlar yaptıran imparator; birçok Türk Beği’ne memuriyet, seyahat hakkı da tanımıştır.

Dilşad Hatun ömrünün sonuna kadar Türk töresine olan bağlılığını göstermiş, Çin’in ipekli kumaşlarına, tatlı sözlerine kanmamıştır. Ömrü tüm Türkistan’da doğan çocuklara efsanevi şekilde anlatılmış, iffetlilerin anası diye anılmıştır. O gerçek bir Türk anası olarak ömrünün sonuna kadar şerefiyle, onuruyla yaşamıştır. Büyük Türk milleti için, görklü ata yurdu için çekmediği zorluk kalmamıştır. Tümünün kutlu ruhları şad olsun, otağları görklü uçmağa kurulsun.

 

DİPNOT VE KAYNAKLAR:

 

[1] “Khatun” hükümdar olan ya da hükümdar hanımı olan kadınlara verilen unvandır. Günümüzde  hatun da denir. Bazı dillerde devleti yöneten kadınlara  birinci kadın(first lady) gibi unvanlar da verilir.

Arapçadaki avrat kelimesi avret ile aynı kökten türemiştir. Avret ayıplanan yer anlamındadır. Araplar kadınlara ayıplanan yer manasındaki kelimenin köküyle türetilen kelimeyi kullanırken biz Türkler han kelimesinden türeyen hanım kelimesini kullanırız

[2]Bu imparatorluk Pers ve Med imparatorluklarının hüküm sürdüğü, günümüzdeki  Güney ve Kuzey Azerbaycan ile İran’ın kuzeybatısındaki topraklarda hüküm sürmüştür.

[3] Kuşçu, Ayşe Dudu, Selçuklu Devlet Yönetiminde Kadının Yeri ve Altuncan Hatun Örneği, dergipark.gov.tr, s.180

[4] Tuğrul Bey’in babası Mikail Yabgu vefat edince levirat evlilik geleneği uyarınca dul kalan hanımı, kardeşi Yusuf’la evlendirilmiş ve bu evlilikten İbrahim Yınal dünyaya gelmiştir. Dolayısıyla İbrahim Yınal, Tuğrul ve Çağrı Beylerin  anne tarafından kardeşi, baba tarafından kuzenidir.

[5] Tam adı Ebu Nasr Amidülmülk İmadüddin Mansur bin Muhammed el-Kündüri’dir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda  vezirlik  yapmıştır.

[6] Enuşirvan, Altuncan Hatun’un Harezmşah Harun’dan olan oğludur.

[7] Özaydın, Abdülkerim, Nizâmülmülk, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.33 s.195

[8] Öğün Bezer, Gülay, Terken Hatun, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.40  s.510

 

[9] Begüm Sultan’ın başarıları ve Türk oluşu yaptığı hataları görmezden gelmeye yeterlidir. Türk büyüklerinin  yanlışlarını sürekli konuşan, yazan, tekrarlayan kişilerde art niyet vardır. Yaşanmış olaylardan öğüt alıp geleceğe odaklanmak faydalı olan davranıştır. Begüm Sultan kötü niyet ile yapmış olsaydı Türk beyleri gereken cezayı verirlerdi.

[10] TDV İslâm Ansiklopedisi, c.38 s.404

[11] a.g.e.c.s.

[12] Doğu Kalmuklarının kurduğu Oyrat Hanlığı’nın devamı olan hanlıktır. Kurucusu Hara Hula adlı Moğol soylu bir beydir.

[13] Ercilasun, Konuralp, Ching Hanedanı Zamanında Kaşgar (19.yüzyıl başına kadar), doktora tezi, s.51

[14] a.g.t. s.52

[15]Muzaffer Kaya, Fatma, yenidenergenekon.com

 

0 Yorum

Yorum Yap