Devlet-i Aliyye'nin Devr-i Teşekkülü Üzerine

Devlet-i Aliyye’nin Devr-i Teşekkülü Üzerine [1]

Sözlerime büyük tarihçi, allame-i cihan Halil İnalcık Hocamızı rahmetle anarak başlamak istiyorum. Işıklar içinde yatınız hocam geride bıraktığınız eserlerin ışığı ile yolumuz aydınlanıyor, size müteşekkiriz.
Bu yazımda elimden geldiğince, yüzeysel bir biçimde Osmanlı Devletinin Kuruluş devresine dair bir kaç karalamamı sizlerin ilgisine takdim etme arzusundayım. Bunun için öncelikle şunu iyi bilmek gerekir ki; Bir bina ne kadar güçlü bir temel üzerinde kurulursa ve malzemesi, harcı ne kadar sağlam olursa o kadar süre uzun ayakta durabilir. Japonya da yapılan binalar o kadar güçlü temeller üzerine o denli seçkin malzemelerle özenle dikilir ki uzun yıllar bir çok doğal felakete direnirler. İşte aynen öyle Türklerin oluşturduğu siyasi yapılarda devletler sahnesinde böyle bir etki ile üstlerine gelen bir çok felakete direnmiştir. Öyleyse bu büyük siyasi yapıları anlamak için onların temeline, harcına, kuruluşuna bakmak ehemmiyetle tebarüz eder. Bu harcı incelemeye çalışırken ”bir aşiretten koskoca İmparatorluk kurduk” demek yanlıştır. Çünkü bu temel bir aşiretten ve onun kısıtlı kültüründen ibaret değildir. Bu temel içinde büyük Türk-İslam medeniyetini ihtiva etmektedir ve Selçuklu gibi büyük bir medeniyet bakiyesinden can bulmaktadır.

Bunun sebeple Osmanlıyı anlamak için Türklerin Anadolu’ya gelişini ve Selçukluları iyi anlamak gerekir. Yazının uzun olup sizi sıkmasını istemediğimden kalemimi hızlı savuracağım ve Türklerin Anadolu’ya gelişine dair kısaca bir kaç kelime ileteceğim. Türkler’ in Oğuz şubesi Orta Asya siyasal ortamında kendilerine yer bulmakta zorlanınca Anadolu coğrafyasına doğru yönelmek zorunda kaldı. Anadolu da 1071′ in çok öncesinde Türk izleri görülür ancak bunlar ciddi bir göç ve yerleşme değeri taşımaz. Çoğu yağma ve çapul amacıyla yapılmış seferlerdir. Ancak Selçuklular bu sefer zengin Doğu Roma İmparatorluğu’nun dinarlarına değil direkt olarak onların yurduna göz dikmişlerdi. Nitekim Anadolu ele geçirildiğinde de burayı yağmalayıp geri dönmek yerine buraya kalıcı bir şekilde yerleşmişlerdir ve kendi kültürlerini, dillerini, dinlerini Anadolu’nun her yerine taşımışlardır. 1071 Malazgirt savaşı ise bu olayın kırılma noktasıdır. Bu savaşı Selçuklular kazanınca ”Anadolu’nun kapıları Türklere ardına kadar açılmıştır” ve Türklerin yerleşmesinin önündeki engeller kalkmıştır. Bu olaydan sonra Anadolu’ya çok yoğun bir Türk nüfusu göçmüştür. İlerleyen yüzyıllarda sonrada bizzat Avrupalı Haçlılar tarafından bu coğrafyanın adı ”Türkiye” olarak tarih sahnesinde güncellenmiştir. Milli Mücadele sonrasında da Doktor Rıza Nur’un tavsiyesi ile Gazi Meclis ‘ten çıkan kararla yeni kurulan Cumhuriyetimizin adı ”Türkiye” yapılmıştır.
Tekrar dönecek olursak Orta Zaman Türkiye’sine görülür ki Orta Asya’da Cengiz Han’ın yaktığı ateş giderek büyümekte ve oğulları-torunlarının sürdüğü farklı Hanlıklarla tüm dünyayı kavurmaktadır. Moğolların istilacı hareketleri İlhanlıların eliyle Selçukluları alt eder ve Kösedağ Savaşından sonraki yıllarda Selçuklu Sultanları hep İlhanlı Hanlarına tabii olmak zorunda kalmışlardır. Bu durumda Anadolu Türklerinin yaşam tarzını incelemek gerekir.

Anadolu Türkleri 3 biçim yaşam tarzıyla birbirlerinden ayrılmaktadırlar;
1)Kentlerde yaşayanlar
2)Köylerde yaşayanlar
3)Göçebe yaşayanlar

1- Kentlerde yaşayanlar: Kentlerde yaşayanlar kültürel olarak en elit olan zümreyi teşkil eder. Kendileri Fars etkisiyle sanatsal aktivitelerde bulunmaktadırlar. Din olarak ise kırsalda yaşanan din anlayışı ile pek yıldızları barışmamaktadır. Bunu yazının ilerleyen kısmında daha net ele alacağız.

2- Köylerde yaşayanlar: Şehirlere göre dezavantajları vardır. Çünkü kentliler gibi yaşamlarını kale surlarının gerisinde değil güvenliksiz kırsalda sürdürmekteydiler. Oldukça üretkendirler, ülke ekonomisinin can damarıdırlar.

3- Göçebeler: Göçebeler doğa şartlarına, savaş şartlarına ve iktisadi (ekonomik) sebeplere bağlı olarak yaşamlarını farklı coğrafyalarda sürdürürlerdi. Sürekli savaş tehdidi nedeniyle ve sert yaşamlarından ötürü oldukça savaşçı gruplardırlar. Din olarak ise yaşadıkları genelde İslam’dır. Ancak bu İslam kültürel bir İslam dinidir. Özellikle Alevi olarak bilinen gruplar Orta Asya’daki Şamanist Türk adetlerini İslam dini içerisinde sürdürmektedirler. Savaşçı olup yönetime sık sık baş kaldırmaları Babailer isyanı gibi din temelli şekillerde de hayat bulmuştur. Uçlarda yaşayan Türkler ise çok daha savaşçılardı ve fırsat buldukça barış devri, savaş devri aldırmadan aralıksız akınlar düzenleyip düşmanlarını bozuyorlardı. Selçuklu otoritesi ise onları düşmanlar ile savaşırken görmekten memnundu. Ancak bazen barış zamanlarında da sürdürdükleri akınlar yüzünden sorunlar doğabiliyordu. Uçlarda bulunan göçebe kabilelerinin siyasal yolbaşçılarına (=önderlerine) Uç Beyi, dini önderlerine Şeyh, Baba gibi ünvanlar verilirdi. Göçebelerin siyasi ve askeri durumunu incelemek için öncelikle Nökerlik/Andalık kültürünü ve Gaza İdeolojisini bilmek gerekir.

A) Nökerlik/Andalık Kültürü: Uçlarda yani düşmanla sınır hattının yaşam çok daha sertti. Sürekli savaşlar çıkardı. Bu durumda Uçlarda yaşayan Türk grupları da gruplar halinde düzensiz savaş stratejisi ile düşmana kafa tutmaya devam ederlerdi. Düşman ile mücadele eden ve kendi kabilesinin namusunu, malını ve canını müdafaa eden askerlerin kendi içlerinde oluşturduğu bir bağ vardı. Bu bağ Orta Asya Türklüğünden beri muhafaza edilmiş bir ritüeli de muhafaza eder. Nökerler/Andalar birlerine kanını aynı tasa akıtıp içmek, birbirini korumak için and içmek, birbirine söz verme gibi ritüeller ile sadakatle takımlarına bağlanırlar ve gruplarıyla düşmanlar ile savaşmaya yeminleşirler. Nökerler başlarında ki Reislerinin/Beylerinin adını alırlar ve böyle anılırlardı Umuroğlulları, Germiyanoğlulları, Karesi Oğulları, Aydınoğulları ve Osmanoğulları gibi… Nökerler sınır boylarında düşmanlarına sürekli akınlar düzenleyerek ağır tahribatlar yaratıyorlardı. Ancak Nökerlerde mecburen merkezdeki Selçuklu otoritesine bağlı olmak durumda kalıyorlardı. Selçuklular İlhanlılar boyundurluğuna girince de İlhanlılar otoritesine bağlı durumda kaldılar. Selçuklularda veraset sistemi oturmadığı için sık sık iç karışıklar yaşanırdı ve bu durumda Uçlarda yaşayan gruplar kendi başlarına işler yaparlar, merkezin sözünü dinlemezler hatta özerk/yarı özerk durumla gelirlerdi. İlhanlı devletinde ise isyanlar çıktıkça yada komşu Memlüklüler ile harbe girdiklerinde yine Uçlardaki gruplar merkezden farklı davranmaya ve itaatsizliklere devam ederlerdi. Ancak bu kendi başına davranıp özerklik elde etme girişimleri İlhanlılar tarafından çok büyük katliyamlar ile sertçe bastırıldı. Bu yüzden Uçlarda İlhanlılar hiç sevilmezdi. Sık sık ihtilalci faaliyetler yaşanırdı.

İşte Osman ve kabilesi böylesine bir ortamda bir Uç Beyliği olarak siyasi hayatına Söğüt-Domaniç yöresinde bir Nöker grubu önderi olarak başladı. Nöker grubunun adı kısa zamanda yaptığı kahramanlıklar nedeniyle çok sık duyuldu ve Osmanlılar, Osmanoğulları lafı Batı Anadolu hududunu bürüdü. Peki onun kısa zamanda büyük bir İmparatorluğun temelini atacak kadar kuvvetlenmesindeki etkili amiller nelerdi? Elbette başta Gaza İdeolojisi olmak üzere pek çok amil vardı.

Milletimiz maalesef uzun yazılar okumaya katlanamadığı için şimdilik burada yazımızın 1. kısmını noktalayalım. 2.kısımda görüşmek üzere.

*** Yararlanılan kaynaklar***

Köprülü Mehmet Fuat, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu: Alfa Tarih Yayınları
İnalcık Halil Osmanlılar: Timaş Yayınları
İnalcık Hali Devlet-i Aliyye: Türkiye İş Bankası Yayınları
Tamara Talbot Rıce, The Seljuks ın Asıa Mınor: Nobel Akademi Yayıncılık
Mehmet Öz* KURULUŞTAN FATİH DEVRİNE KADAR OSMANLILAR VE GAZA

***Yararlanılan TV programları, belgeseller ve videolar***
https://www.youtube.com/watch?v=FSq4auh85V8 (Kesinlikle tavsiye ediyorum)

Misafir Kullanıcı son yazıları (Hepsini Gör)

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.