9 Eylül İzmir’in Kurtuluşu ve Türk Kurtuluş Savaşı

Tam doksan altı yıl önce düşman İzmir’den denize döküldü. 8 Eylül günü Manisa kurtulunca düşmanın akıbeti belli olmuştu. İşgal döneminde en çok tahribata uğrayan Manisa’dan, düşmanlar işgal üslerine yani İzmir’e çekiliyorlardı. Atatürk bu geri çekilişi özenle takip ediyordu. Türk Orduları İzmir’e yaklaşırken Atatürk’te Belkahve’den İzmir’i izliyordu.

“Bu şehre bir şey olacak diye çok korktum” dedi. Durdurulamayan Türk Ordusu İzmir’e girdi. Yunan’ı büyün öfkesiyle denize döktü. Savaşı bu noktaya getirmek kolay olmadı. Bu saatten sonra da yapılacak olanlar kolay olmayacaktı. İstanbul hâlâ işgal altında idi. İzmir, işgalden kurtulduktan sonra İngilizler hemen deniz sularımızı terk etmemişti. Türk’ün vurduğu ağır bir şamar İngiliz’i sersemletmiş olmalıydı.

Atatürk, İzmir’de bir gün geçirdikten sonra ertesi gün sabahtan İzmir Vilayet Konağına gidip direkt olarak valinin odasına girdi. Oda da vali ile İngiliz konsolosu konuşurken buldu. Atatürk odaya girince vali ayağa kalkmıştı. Atatürk ile konsolosu tanıştırdı. Konsolos iyi Türkçe biliyordu, Atatürk bunun farkındaydı. Onu dikkate almaksızın valiye sormuştu;

“Konu nedir?”

Vali anlattı, “Sayın konsolos, İngiliz tebaasından olan vatandaşlar ile Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlıkların emniyet altında bulunduklarını belirtir bir belge istiyor. Ben kendilerine herkesin eşit biçimde emniyet altında olduklarını bildirdim.” Mustafa Kemal konsolosun Türkçe bildiğini biliyordu. Öyle olduğu halde öfkesini belirtmek için sordu, “E, peki daha ne istiyormuş?” Bu soruya konsolos Türkçe cevap verdi, “Tebaamız hakkında hükûmetinizden yazılı teminat istiyorum.” Konsolos garip bir biçimde diklenmişti. Paşa’nın sesi havada kırbaç gibi şakladı.

“Yunanlar zamanında kendi tebaanızı daha mı emniyette görüyordunuz?” dedi.

Konsolos, arkasında İngiliz devletinin bulunduğunu belli eden bir kasılma ile “Evet, Yunanlar burada iken tebaamızı emniyette görüyorduk.” dedi.

Atatürk; “Öyleyse buyrun tebaanızla birlikte Yunanistan’a gidin efendim!” dedi.

Konsolos kendisinden umulmayacak bir cesaret gösterdi, “Yani majestelerimin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?” Mustafa Kemal iyice öfkelenmişti.

– Siz kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya, barış yapmaya tam yetkim var. Siz kimsiniz? Hükümetiniz adına savaş ve barış görüşmeleri yapmaya yetkili misiniz? Böyle bir yetkiniz varsa görüşelim, yoksa buyrun efendim! Diyerek eliyle kapıyı gösterdi.

Gururlu konuşan konsolos sapsarı kesilerek odayı terk etti. Odayı terk ettikten sonra Mustafa Kemal, valiye şunları söyledi;

“Yüz vermeyin Vali Bey! Bunlar karşılarında hala Babıâli hükümeti var sanıyorlar. Bir zırhlısı önünde korkacak, bir blöfü önünde yelkenleri suya indirecek devletçik sanıyorlar bizi. Küstahlığın derecesine bakın ki bana “Savaş mı açıyorsunuz?” diye soruyor. Barut kokan bir odada sorduğuna bak! Savaş halinde değil miyiz sanki!”

Konsolos gitmişti ama bu cevabın altında kalmayacakları belliydi İngilizlerin.

Rütbesinden amiral olduğu anlaşılan bir İngiliz donanma komutanı hükûmet konağına geldi. Mustafa Kemal Paşa’nın odasına doğruldu. Ruşen Eşref önüne çıkıp ne istediğini sordu.

“Başkomutan Mustafa Kemal ile görüşmek istiyorum.” dedi. Birlikte odaya girdiler ve kapı kapandı.

Amiral önce “Çok güç koşullar altında bir savaş kazandınız. Sizi asker olarak içtenlikle kutlarım. Çanakkale’deki başarınızı rastlantıya borçlu olmadığınız kanıtlanmış oldu. Büyük bir askeri tanıdığım için memnunum.” demiş ve amiral bir süre sonra konuya girmişti.

– Ülkenin kontrolünüz altında bulunan bölümünde bizim tebaamız ve sizin azınlıklarınızdan Ermeniler, Rumlar var. Yeni askeri yönetim altında bu insanların statüsü nedir? Emniyetteler mi?

– Hiç kuşkunuz olmasın amiral. Türkiye’deki bütün insanlar gibi tebaanız ve sözünü ettiğiniz azınlıklar da TBMM hükûmetinin eşit koruması altındadır. Suç işlemeyenler kendilerini bu memlekette benim kadar güvende sayabilirler.

– Suç işleyenler?

– Suç işleyenler dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de adaletin huzuruna çıkarlar. Suçlu iseler cezalarını elbette çekeceklerdir.

– Fakat Paşa Hazretleri! Fevkalade günler geçirdik. Yunan ordusundan cesaret alan Rumların bazıları şımarıklık yapmış olabilir. Bugün bu insanlar yerli halkın düşmanlığı ile yüz yüzedir. Ermeniler için de başka açıdan aynı şeyleri söyleyebilirim. Biliyorsunuz, arkadaşlarının büyük bir bölümü göçe zorlandı ve önemli bir bölümü de hayatını kaybetti. Bu ruh tedirginliği içinde Yunan ordusu ile işbirliği yapmış, bazı Türklere zor günler geçirtmiş olabilirler. Bunlar fevkalade günlerin olaylarıdır. Bağışlanması, hoş görülmesi gerekir. Eğer bu kimseler halkın husumetine bırakılacak olursa bütün dünya aleyhinize kıyameti koparır.

Son cümleye kadar amirali gülümseyerek dinleyen Mustafa Kemal, dünyanın koparacağı gürültü ile kendini tehdide girişince sözünü bıçak gibi kesmiş.

– Şu “efendi devlet” rolünü bir kenara koyunuz amiral. Milletleri de tehdit etmekten vazgeçiniz. İngiltere ve müttefiklerinin kıyameti koparıp koparmayacağını düşünmem. Bunlar memleketimin iç işleridir. Kimsenin bu işlere karışmasına müsaade etmem. Majestelerinin devleti, memleketimizin azınlıkları ile uğraşmaktan vazgeçsin. Kim bize saygı beslemezse, bizden saygı beklemeye hakkı olmaz!

Amiralin benzi kül gibi olmuş.

– İngiltere hükûmetinin tebaasını her yerde koruma hakkı, devletler hukuku teminatı altındadır. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladığımız Rum ve Ermenilerin emniyet içinde bulundurulmasını sadece rica ettik. Yoksa biz bu emniyeti temin edecek güçteyiz.

İşte o zaman Mustafa Kemal’in tepesi iyice atmış.

– Arkaladığınız Yunan ordusunun denizde yüzen leşlerini herhalde görmüş olmalısınız. Türk ordusu asayişi sağlayacak güçte olduğu gibi, limanı boşaltacak güçtedir de! Donanmanızın da en kısa zamanda limanı terk etmesini istiyorum.

Mustafa Kemal’in cümleleri art arda şaklayan Osmanlı tokatları gibi yüzünde patladıkça amiral ne yapacağını şaşırmış ve en sonunda “İngiltere’ye savaş mı açıyorsunuz?” demiş. İşte Paşa burada son sözünü söylemiş.

– Savaş açmak mı? Yoksa siz Sevr Anlaşması’nın hala yürürlükte olduğunu mu sanıyorsunuz? Biz onu çoktan yırttık. Karşımda oturuşunuzu sizi konuk saymamıza borçlusunuz. Fakat görüyorum ki nezaketimizi kötüye kullanmak eğiliminiz var. Buna müsaade edemem. Bizim gözümüzde “barış anlaşması yapmamış” iki devletiz. Savaş hukuku halen yürürlüktedir. Gemilerinizi derhal karasularımızdan çekmenizi size ihtar ediyorum.

Bir balmumu heykeline dönmüş amiral. Şişerek ve gerinerek girdiği Mustafa Kemal’in odasında oturduğu sandalyede küçüldükçe küçülmüş ve sonunda kekeleyerek “affedersiniz” demiş ve yerlere kadar eğilerek geri geri kapıya gidip dışarı çıkmış. Ruşen Eşref hem düşünceliydi, hem de gülüyordu.

– Paşa, amirali anasından doğduğuna pişman etti. Kendisinin Türk topraklarında bir savaşçı olarak bulunduğunu Paşa’dan öğrendiği zaman sapsarı kesildi. Tutuklanacağını, tutsak edileceğini sandı. İnce dudaklarını ısırıyor, parmaklarını birbirine kenetlemiş titriyordu. Karşısında Babıâli paşası bulacağını sanıyordu herhalde. İngiltere devletini kendi devletine eşit gören bir paşa ile karşılaştığı için, ihtiyatsızlık edip karaya çıktığına kim bilir nasıl lanet etmiştir.

Aradan bir saat geçti, geçmedi. İngiliz gemisinden bir müfreze ve bir teğmen çıktı. Amiralden devleti adına bir ültimatom getiriyordu. Başkomutana kendi eliyle verecekti. Paşa’ya bildirdim, “gelsin” dedi. Teğmeni içeri aldım. Ruşen Eşref tercümanlık yapıyordu. İngiliz çakı gibi bir teğmendi. Paşa’nın karşısında gösterişli bir selam verdi ve Ruşen Eşref aracılığıyla ültimatomu Paşa’ya ulaştırdı. Paşa “Peki teğmen. Hükûmetimiz ültimatomunuzu inceler ve hükûmetinize gereken karşılığı veririz. Siz geminize dönebilirsiniz.” dedi. Teğmen önce dışarı çıkacakmış gibi bir hareket yaptı. Sonra da Ruşen Eşref’e dönüp “Başkomutan ellerini öpmeme müsaade buyururlar mı?” dedi. Ruşen Eşref teğmenin dileğini Paşa’ya söyledi, Paşa “Nereden icap etmiş? Sor bakalım.” dedi. Teğmen “Asker olarak zaferlerine, insan olarak kendisine hayranım. Lütfetsinler.” Teğmen Paşa’nın elini öptü, Paşa da teğmenin yanağını okşadı. Odayı boşalttık. Az sonra Ruşen Eşref’i çağırdı.

– Metni okudunuz mu? Ne istiyorlar?

– Paşam, amiral ile görüştüklerinizin yazı ile de pekiştirilmesi isteniyor.

– Öyleyse Halide Hanım’ı (Edip Adıvar) bulunuz. Hemen tercümesini yapsın ve metin olarak bana getirsin. Öte yandan bir kopyasını şifre ile Dış İşleri Bakanlığı’na gönderin, gerekeni yapsınlar. Durumu Nurettin Paşa’ya da bildiriniz. Gerekiyorsa benimle temas etsin.

Atatürk konuşulanları yazılı olarak nota şeklinde bildirmişti. Bu olay şehirde duyulunca tedirginlik başladı. Herkes tekrar savaşacağımızdan dolayı endişeliydi.

İngilizler ve Fransızlar azınlıkları gemiye doldurmaya başlamışlardı. Bir kaç saat sonra sessizce gitmeye başlamışlardı. Kafasında tekrar savaş endişesi uyanan halk meraklı gözlerle giden gemilere bakıyordu. Atatürk ise bakmıyordu!

Bu olay Salih Bozok ve Ruşen Eşref’in anlatmalarından kaynak alınarak yazılmıştır.

İzmir’i işgalden kurtaran Mustafa Kemal Paşa, bu devletlerin hareketlerine de aldırış etmemişti. Gereken cevabı net bir şekilde ortaya koymuştu.

Daha Türk Ordusu İstanbul’a girecekti ama savaş büyük ölçüde bitmiş sayılmakla beraber İstanbul’un nasıl alınacağı çok belirsizdi. Çanakkale de bulunan İngiliz general, hükumetin emrini uygulamayarak ateş etmemiş, Türk ordusu savaşmadan İstanbul’a doğru ilerlemişti. Mudanya Ateşkes imzalanmış İstanbul ve Doğu Trakya savaşsız ele geçirilmiş ve Osmanlı Hanedanlığı fiilen sona ermişti.

Türk Kurtuluş savaşının askeri kısmı bitmişti, şimdi sıra daha zor aşamalardaydı.

Duruma uzaktan ve biraz genel bakmaktan ziyade ince bir düşünelim.

Ne olmuştu ve nereden, nereye gelmiştik?

Tüm olayları kronolojik olarak sıralayacak değilim.

Sadece ince bir kesit sunarak sonrasında olanları düşünmek gerektiğini vurgulayacağım.

Eskişehir-Kütahya Savaşı

Bu savaşı kaybetmiştik. Savaşı kazanmaya olan ümit sönmeye başlamıştı. Herkes bir umutsuzluk içine bürünmüştü. Kendinizi o tarihe koyun ve bu savaşın kaybedildiği haberini aldığınızı düşünün!

Atatürk tüm muhalefete rağmen orduyu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekmek durumunda kaldı.

Afyon-Eskişehir ve Kütahya düşmana bırakılıyordu. Buradaki halk ne olacak diye sormuşlardı Atatürk’e. Bu geri çekilişi bilerek yapmıştı Atatürk. Düşmanın ikmal yolları uzasın, bilmediği ve yabancı bir halkın olduğu toprağa doğru ilerlesinler istemişti. Atatürk’ün kafasında her şey ince hesap olarak düşünülmüştü. Atatürk bu durumun ciddiyetinden ötürü meclis tarafından Başkomutan ilan edildi.

Düşmanın top ve silah sesleri Ankara’dan duyuluyordu. Herkes Ankara düşecek diye endişeleniyordu.

Düşman Afyon hattına çok sağlam bir savunma hattı kurmuştu. İngiliz askerlerden birisi burayı denetleyince şöyle dedi;

“Türkler burayı altı ayda geçerlerse, altı günde geçtik diye övünsünler” dedi.

Atatürk savaşın son kısmına karar vermişti. Büyük bir taaruz olacaktı. Türk Ordusu son gücüyle düşmanı ülkesinden silip atacaktı. Atamazsa bu, düşmanın ebediyen bu topraktan çıkmayacağını gösterecekti.

Atatürk Yunan’ın en beklemediği ve en güçlü olduğu Güney Cephesinden saldırmaya karar verdi. Tüm muhalefete rağmen.

Cephe kaydırıldı,çay partisi düzenlendi, büyük taaruz başladı.

Herkesin endişelendiği bu savunma setti hakkında Atatürk ne demişti?

Bu konuyu konuşurken arkadaşlarına döndü ve şöyle dedi

“Taaruz emrini verdiğim günden itibaren sayınız 15 gün sonra İzmir’deyiz.”

26 Ağustos’da başlayan taaruz 9 Eylül günü son bulmuştu. Takvimler sadece 14 gün geçtiğini gösteriyordu. Atatürk “15 gün sonra İzmir’deyiz” lafını söylediği arkadaşlarını gördü;

“Tüh” dedi. “Bir gün yanılmışız. Ama ben bir şey yapmadım ki, kabahat düşmanda” dedi.

İzmir’e doğru çok hızlı bir süratle gelen ordumuz çok büyük kilometreleri kısa sürelerde geçerek dünya savaş tarihinde olmayan bir başarıya da imza atmıştır aynı zamanda.

Atatürk savaşı en ön cepheden, ateş hattının dibinden takip ediyordu. Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanılmış, düşman geriye çekilmeye başlamıştı. Atatürk büyük bir sinir boşalmasıyla bir cephenin üstüne çıktı ve tüm öfkesiyle şöyle bağırdı.

“Hagi Anesti, gel de ordularını kurtar!”

En umutsuzluğa düşülen anda Atatürk gerekli emir ve komuta ile bu savaşı parlak bir zafere döndürmüştür. Yıl dönüm üzerine yazdığım şu yazıda önemli gördüğüm ve ısrarla takip ettiğim bir konuyu okuyuculara da sunmak isterim.

***

30 Ekim 1918, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın tam 100. yılı. Atatürk, Cumhuriyeti tüm dünyaya mesaj olsun diye 29 Ekim günü ilan etmişti.

Avrupalılar Sevr Antlaşmasının 50. yıl dönümünü Fransa’da bir parti düzenleyerek kutlamışlardı. Geçersiz, hükmünü çoktan yitiren bir anlaşmayı kutlamışlardı, yanlış okumadınız.

Hala hükmünü yitiren anlaşmaların yıl dönümü kutlayan kişilerin ve zihniyetin olduğunu apaçık durumdadır. Bu yüzden Mondros Anlaşmasının 100. yılı düşmanın bildiği kadar bizlerin de bilmesi gerekir.

Çünkü savaşın sonu bellidir. Savaşın sonucu değiştirmek isteyenlere cevap;

14 günde İzmir’e giren,savaşın en ateş yoğunluğunda bir cephenin üstüne çıkıp Hagi Anesti’ye bağıran, savaş için tehdit etmeye kalkan önce İngiliz konsolosu sonra amirali yerin dibine geçiren Mustafa Kemal‘dir.

Tekrar etmiş şeylerin sonucunu değiştirmeye çalışanlara karşı, kaçınılmaz sonun değişmez olacağını bildirmek gerekir.

Esenlikler dilerim.

09.09.2018 / 06.06

İbrahim ÇAPAR

İbrahim ÇAPAR

Türkçü-Turancı. Çeşitli mühendislik ve bilim alanlarında Türk uğruna savaşmayı hedeflemiş bir Genç Atsız.
İbrahim ÇAPAR

İbrahim ÇAPAR son yazıları (Hepsini Gör)

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.