türklerdehukukunustunlugu

Türklerde Hukukun Üstünlüğü

Günümüz Türkiye’si, 1920’li yıllarda modernleşmeye başlamış Türkiye’nin sayı olarak 98 yıl ilerideki halidir. Ancak ülkedeki kurumlar ve kavramlar açısından böyle bir ileride olma durumu söz konusu değildir. Modern dünyada hak ve özgürlükler en çok konuşulan ve en iyi şekilde sağlanılması istenilen konulardır. Bu konuları Türk milleti geri plana atmış değildir. Atatürk’ün vefatından sonra geçen seksen yıllık süreyi geçersek, geçmişten günümüze Türklerde hak ve hukuk kavramlarının, hukukun üstünlüğü kavramının yerini inceleyelim.

Türk milleti oluşumundan, topluluklar halinde yaşamaya başladığı dönemlere kadar bu konuları düşünmemiş değildi. Bu süreç içerisinde doğayı, insanı ve olayları gözlemleyen Türkler, herkes için eşitçe uygulanan bir kültürel hukuk sistemi oluşturmuşlardı. Bu oluşturdukları kesin yasalara ‘Töre’ ismini vermişlerdi. Bu yazısız kanunlar herkes tarafından bilinir ve uygulayıcılar tarafından herkese eşit şekilde uygulanırdı. Hukukun üstünlüğü sadece bu alanla değil, kurultaylarda da kendini gösterirdi. Kurultay dediğimiz ‘kengeş’lerde kurultayın kararı kağanın yani devletin en üst yöneticisinden üst idi. Son sözü kağan söylüyordu ancak kurultayın kararına uymak zorunda olduğu için kurultayın kararını uygulama emri verirdi.

‘Töre konuşunca han susar’ deyimi bu hukuk anlayışının millet üzerindeki yansımasını aktarıyor.

İlk insan türünün canlılarından günümüze kadar, bireysel insanlar veya insan grupları arasında bir takım hak ve hukuk kavramları oluşmuştur. İlkel bir şekilde gelişmeye de başlamış olsa, insan aklı ortaya koyduğu ürünün eksik ve yanlışlarını görerek ilkel olan anlayışları düzeltmişlerdir. Günümüzde var olan insan türü sosyal bir beyne sahip olduğundan, diğer türler yok olurken hayatta kalmayı başarmıştır. Bu sosyal beyin ilkel dönemlerden sonralarına doğru belirli bir hak ve hukuk kavramlarını doğurmuştur. Her toplum için aynı olmasa da herkesin kendi topluluk ki biz ona millet diyoruz, karakterine göre belirli anlayışları vardır.

Birçok göçebe kültürüne sahip topluluk olduğu gibi başka kültürel anlayışlara sahip topluluklarda vardır. Türkler de göçebe kültürüne ait birçok şeyi barındırmışlardır. Ancak bazı Türklere özel durumlar, göçebe kültürü denilerek genelleştirilmek istenmektedir. Bunun gerçeklikle alakası yoktur. Bu insanlar arasında hak ve hukuk kavramında da ortaya çıkmaktadır. Göçebe kültüre sahip olan Araplarda bu kadar keskin ve net kurallar yokken, Türkler uzun asırlar boyu bu kurallarla yaşamışlardır. Dolayısıyla bunu göçebe kültürü olarak isimlendirmek yanlıştır. Bu yanlışın bazan kasıtlı olarak yapıldığını da yeri gelmişken vurgulamış olalım.

Kaynaklarda ilk defa detaylı bilgi almaya başladığımız Hun yönetiminden İslamiyet’e geçiş süresince Türklerde kendilerine ait kültürel bir hukuk algısı vardır. Topluluklar halinde İslamiyet’e geçişten sonra Türk Milletinin karakterine uygun hukuk anlayışı değişime uğramıştır. Tamamen yok olmayan ve bozulmayan bu yapımı, yeni dinin anlayışlarıyla bir bütün olmuştur.

Yeni bir inanç anlayışının, büyük bir topluluk halinde kabul edilmesi hukuk sistemini bu inancın ekseninde, kendi kültürel öğeleriyle şekillendirmiş oldu.

Orta Asya döneminde doğal olarak her zaman aynı şekilde süregelen bir hukuk kavramı yoktu. Bu zaten hayali bir şeydir. Değişen toplumsal yapıya göre hukuk kavramı da değişikliğe uğradı. Çünkü boylar birbirleriyle mücadele halindeydi. Boyları birleştirip devlet yönetimini eline alan boylarda, bu birlikten sonra rahatlamıyordu. Çünkü etrafındaki milletlerle ve idaresi altına aldığı boylarla bir denge kurmak durumunda kalınıyordu. Savaşların ve toplumsal çöküşlerin olduğu durumlarda hak ve hukuk kavramları da önemini kaybedebiliyordu. Ancak kesin olarak geri durulan belli bir takım kurallar da yok değildi. Hiçbir şekilde kadın ve çocuğa zarar verilmiyordu. Bu önemli bir detaydı. Kendilerine ihanet bile olsa bu şekilde bir karşı tepki gösterilmiyordu. Aynı zamanda savaşlarda düşman askerlerini öldürmekten ziyade esir almak daha mantıklıydı. Çünkü esirler hem siyasi hem de ekonomi alanında işlerine yarıyordu.

Savaşlar hukuk kavramının bir sonucuydu ve kendine özgü olarak savaş hukuku vardı. Sonuçta savaşlar herhangi bir anlaşmanın bozulması ve hakkın çiğnenmesinden doğuyordu. Coğrafi olarak kıtlık durumunda da aç kalmamak için diğer milletlere yaşamak için saldırılıyordu.

Savaşların da kendi kapsamında kuralları ve düzeni vardı. Yapılan yağma işleminde dahi bir dizi kural bulunuyordu. Kimsenin aklına bu kurallara aykırı davranmak gelmiyordu. Böylece savaşın içinde de geçerli olan bir hukuk sistemi yaşıyordu. Kazanmanın çok önemli olduğu savaş durumunda dahi, bu kurallar çiğnenmeyerek uygulanıyordu. Çünkü bunlar asla aksi olmayacak kurallardı. Savaşta bu şekilde keskinlik içerisinde uygulanan kurallar elbette ki barış döneminde de aynı keskinlikle uygulanıyordu. Yapılan anlaşmalar bozulmadığı sürece yapılan anlaşmaya ve verilen sözlere bağlılık gösteriliyordu. Göktürk devleti diye isimlendirdiğimiz hanedan yönetiminde de en üst yöneticiler yani kağanlar verdiği sözden dönmemek için bir kararlılık sergilediğini Çin kaynaklarının belirttiği ölçüde anlayabiliyoruz.

Ancak çoğu savaşın nedeni, belirlenen anlaşmadaki vergi miktarının verilmemesinden de doğuyordu. Bu yüzden bunu kaynaklarında geçiren Çinli yazıcılar, tabii ki objektif bir tutum sergilemiyordu.

Hukuka ait ilk yazılı kaynaklar da elimize Uygular’dan itibaren geçmeye başlıyor. Öncesindeki dönem boyunca sözlü kültüre sahip olan Türkler arasında yazılı eser bırakma gibi bir alışkanlık yoktu. O coğrafyada bilinen yazıtlar olsa da, Çin kaynakları ile karşılaştırdığında çok kısıtlı bilgi olduğu görülecektir. Kendi yazı sistemleri olup da bu şekilde eser bırakılmamasının sebebi yaşanan zorlu bozkır hayatıdır. Bu tarz yazma ve düşünme faaliyetleri refah ortamında olur. Orta Asya bozkırlarında göçerek yaşayan Türkler içinde böyle bir refah söz konusu değildi.

İslamiyet inancı kitleler halinde toplu kabul edildikten sonra, kendi hukuk sistemimiz bu inanç sisteminin hukuk sistemiyle birleşim halini aldı. Bu da bir gece veya bir yılda olmuş iş değildir. İslamiyet’e geçiş süreci yaklaşık iki yüz yıl boyunca sürmüş bir süreçtir. Ayrıca da savaşlara da yansımış bir durumdur. Burada toplumun yapısından dolayı hukuk sistemimiz kötü bir şekilde etkilenmiştir. Arap kültürü ile İslam inancının birleşip bir emperyalizm halinde olması Emeviler ve Abbasiler döneminde olmuştur. Dolayısıyla İslam inancını tanıyan Türkler, aslında İslam inancını perdelemiş Arap kültürünü tanımıştı. Kadına verilen değerin arka plana atılması bu dönemin kötü etkisine rastlamaktadır. Bu durum Anadolu’da 1200 yıllarda başlamış sayabiliriz. Çünkü 1190’ların sonuna doğru Anadolu’da kadın yöneticiler bulunmaktaydı. Ancak bu kötü anlayış ile birlikte kadınların geri plana düştüğü zaman başlamıştı. Selçuk hanedanı yönetiminde karışık ve pek durağan olmayan bu anlayış sonunda Anadolu’da uç beyi olan bir Osmanlı ailesi yönetimi doğdu. Bu aile Coğrafi konumu itibariyle Roma imparatorluğuna yakın bulunması, büyümesi için bir fırsattı. Çünkü birçok aile yönetimine bölünmüş Anadolu topraklarında, birbirleriyle yarışan ve mücadele eden aileler vardı. İnanç ve düşman birliği etkisiyle Osmanlı ailesi bu coğrafyada bir yönetim kurup, gelişme imkânını gösterebildi. Aynı kültürün aynı insanları bu yönetim altında toplanması sonucu sosyal kavramlarda da aynı yerden devam ederek değişim olmuştur. Kadın hakları konusu da aynı eksen üzerinden devam etti. Kuruluş döneminden yükselme devrinin sonuna kadar hukuk konusunda öne çıkan anlayışlar olsa da, öncesinden daha ileri sayılamaz. Yükselmesi bittikten sonra çöküşe geçen Osmanlı yönetimi ise, çöküşün başlamasından Türkiye’nin kurulmasına kadar karanlık bir dönem geçirdi diyebiliriz. Batı dünyasının da tam bir karanlıktan uyanıp, Türklerin bulunduğu yönetimin karanlığa düşmesi şu an onların bizden ileride olmasının sebeplerinden biridir. Atatürk’ün modern Türkiye’yi kurması ve hukuk sistemimizi modern anlayışa, kendi köklerimizden yerine getirmesi çok büyük bir başarıdır. Kadınların her yerde söz hakkı olması başkalarından özenilen bir davranış değildir. Zaten dünyada hiçbir topluluk da kadınına böyle bir önem vermiyordu. Ancak Türk Tarihinde geçmişte çok net bir şekilde olan bir kavramdı. Dolayısıyla yeniden diriltme oldu. Bu birçok alanda böyle olmuştu. Atatürk döneminde hukuk olmak üzere birçok alanda bir yeniden dirilme olmuştu. Buna Atatürk Rönesans’ı diyebiliriz. Bu dirilmenin tamamen milli bir karakter üzerinde yapılması, Türk Milletinin geleceğin üst düzey modern yaşamına kolayca adapte olabilmesini sağlayacak duruma getirmiştir. Atatürk’ün vefatından sonra bu yeniden dirilmenin eserlerine saldırmak, doğal olarak Türk milletinin kök değerlerine zarar vererek, yıkmak amacıyla yapılmıştı. Az zamanda kısıtlı imkânlarla büyük başarılar gerçekleştiren Atatürk ve yönetimi, günümüzde o yeniden dirilmeden kopmuş Türk milleti için önemlidir. Köklerimizden ve kendi milli karakterimizden uzaklaşarak, aşağılık kompleksine kapılanlar düşman uşaklığı yaparak, Türk yapısının tuğlaları sökmek istemektedir. Türk Hukuku’nun günümüzde geldiği nokta, böyle bir yıpratılmanın eseridir. Türk Hukuku içerisinde olan vatan, kadın, hayvanlar yani canlılar ile ilgili kavramlar toplum mühendisliği ile insanların zihninden alınarak, ilkel düşünceler yerleştirilmektedir. Böylece insan onuruna aykırı davranışlar, mide bulandırıcı olaylar artış göstermektedir.

Tek çarenin bunları düzeltmek olduğu, her akıl sağlığı yerinde olan kişi için aynıdır. Bunların düzeltilmesi, Atatürk’ün fani ömründe tam anlamıyla tamamlayamadığı yeniden dirilmeye kalınan yerden devam etmekte geçiyor. Bu yeniden dirilme geleceğin refah içerisinde yaşamak ve üst düzey bir uygarlık seviyesine sahip olmamız açısından zorunlu bir gerekliliğe sahiptir. O yüzden ilk önce bu yeniden dirilmenin nasıl olduğu ve hangi alanlarda olacağı tespit edilmelidir. Tespit edildikten sonra eksiklik ve bozulmalar, milli karakterimize göre düzenlenmeli ve yeniden inşa edilmelidir.

Hukuk sistemi bunlar içerisinde en önce değerlendirilmesi ve düzene konulması gereken acil bir konudur. Türk Hukuk sistemindeki bozulmaları kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Türk Silahlı Kuvvetlerine haince saldırılar gerçekleştirmek, bizi yıkmak için atılan adımlardır. Hedefte sadece silahlı kuvvetler değil, Türkiye için çok önemli yapı ve kavramlar da bulunmaktadır.

Türk Hukuku, kendi yetiştirdiği kalifiye ve gelişmiş elemanlarla bu sorunu atlatabilecek durumdadır. Ancak bunun için kalifiye ve gelişmiş elemanlarının sayısı arttırılması ve bu görev sahiplerinin milli bir düşünce içerisinde olma zorunluluğu vardır. Kendi köklerimize ve karakterimize ait olmayan her şey yapay durarak, Türk milletinin gövdesini çürütecektir.

Bu oluşan büyük sıkıntı ve krizler Türk milletini köklerinden yeniden diriltmeyi hedeflemiş yüce Atatürk’ün izinden giden kişiler sayesinde çözülecektir. Türk Hukuku da aciliyet sırasında en öndeki yerinde, gereken değişim ve düzenlemelere sahip olacaktır.

 

İbrahim ÇAPAR

İbrahim ÇAPAR

Türkçü-Turancı. Çeşitli mühendislik ve bilim alanlarında Türk uğruna savaşmayı hedeflemiş bir Genç Atsız.
İbrahim ÇAPAR

İbrahim ÇAPAR son yazıları (Hepsini Gör)

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.