ideolojikfanatizminpsikolojisi

İdeolojik Fanatizmin Psikolojisi

İnsanlık, ilkel aşamalardan geçip düşünme aşamasına erdiğinde ideal düşüncenin varlığını sorgulayarak, bunun üzerine akıl yürüttü. Aslında bu batı felsefesinin temeli olarak nitelendirilebilecek bir özelliktir. Üstelik dünyanın doğusundaki kavimlerden düşünce-felsefe ile ilgilenenler, bu tarz ideal sistem arayışlarına düşmemişlerdir. Onlar daha çok sistemin yapılarının nasıl olduğunu daha iyi nasıl olabileceği gibi şeyler üzerinde durmuşlardır. Bu sistem pek genel bir kavramdır. İnsanların arasındaki ilişkiler olduğu gibi devlet yönetimiyle alakalı da düşüncelerde vardır. Hatta klasik bir eser olmuş Savaş Sanatı eseri ordu felsefesiyle ilgili düşüncelerdir. Bu eserin de ilk değil, öncülü olduğu orijinal metin incelendiğinde anlaşılabilir. Zaten doğu düşüncesi, batıya nazaran daha farklı bir şekilde oluşmuştur. Bu gayet doğaldır. Çünkü coğrafya ve toplumsal düzenler çok farklıdır. Fakat doğunun bu yaklaşımı da ideal düşünce kavramından uzaklaşmış değildir. İnsan ve devlet yönetimi ile ilgili yaklaşımlar da tamamen bir ideallik arayışıdır. Doğunun daha çok maneviyata yönelik felsefe ve telkinleri de ideal yaşam düşüncesinden gelmektedir. Farklı coğrafyada farklı düşünceler üretilmiştir. İdeal olma gayesi ile bağdaştıramayacağımız düşünceler olsa da, şu genellemeyi rahatça yapabiliriz;

İnsanlar düşünmeye başlamalarından itibaren karşılaştıkları şeyin ideal halini düşünmüşlerdir.

İdeal; toplum yapısı, ahlak, devlet, düşünce, ordu, sanat vs. gibi çok geniş bir alana yayabileceğimiz bir ideal hal arayışı olmuştur. Rahatlıkla, idealini aramadığımız bir konu kalmamıştır diyebiliriz.

Bu arayış ve düşünceler 21. yüzyıl itibari ile sonlanmış değildir. İdeal durumlar gerçekleştiğinde de bu arayış duracak değildir. Çünkü her durak, bir sonraki yolcuğu düşündürür.

Coğrafya ve zaman olarak çok geniş bir alana yayılmış olan ideal kavramı dünyayı şekillendirmiştir. İdeal düşünceler uğruna savaşlar yapılmış, kanlar dökülmüş, idealler uğruna mücadeleler edilmiştir.

Bu davranış düşündüğünün doğru olduğuna ikna olan insan beyninin, bir ideal etrafında örgütlenmesinin sonuçlarıdır.

Aslında bu ideal düşünceler, kabul edildiği büyük kitleler tarafından sorgulanmamıştır. Bu düşüncenin eksiği, yanlışı, mantıksızlığı, tutarsızlığı ne diye incelenmemiştir. İncelemeye yeltenenler tarafsızlıkla incelemelerini sürdürememişlerdir.

Kitlelerin ideal düşünceleri benimsemesi genellikle inanma yoluyla olmaktadır. Çünkü bir ideal sürekli halde sorgulanırsa bu idealin bir kitlesi oluşmayabilir. Zaten bu sorgulamaya gerek de olmamaktadır. Çünkü idealler genellikle doktriner yapıda ortaya çıktıkları için, doktrinin kalıplaşmış düşünceleri sorgulamaya izin vermemektedir. Çünkü sorgulanmanın gerektiğini vurgular bir şekilde ortaya çıkmazlar.

Bir fikir adamı veya bir grup fikir adamı, belli bir şeyler hakkında belli bir düşünce oluşturur, bunu kendi düşüncesi olarak nitelendirir ya da ideal durumun böyle olabileceğini söyler.

Bu fikir adamlarının ürettikleri düşünceler çoğunlukla sonraki yıllarda yanlışlanır. Bu durumda bu düşüncenin takipçileri, fikirlerinin eksikliklerini farklı düşünceleri birbirine karıştırmak ile çözüme kavuşturacağını düşünür. İnsanlığın fikir dünyasında, oluşturulmuş felsefelerden daha fazla sentezlenmiş düşünceler mevcuttur.

Aslında bu yapılanlar bir takım sınırlar çizmekten başka bir şey değildir. Sahip olunan fikrin yanlışlığı ve eksikliği görüldüğünde ya bu sınırlar genişletilir ya da kendi düşüncelerine uygun düzenlenir.

Çok büyük iddia olmakla birlikte, insanlığın bunca zamana kadar yaptığı bu yaklaşımı tamamen hatalı buluyorum.

İdeal bir durum yani düşünce, hiçbir zaman anlık olamaz. Çünkü ideal haline getirmek istenen düşünceler, davranışlar, mekanizmalar süreklilik göstermektedir. Süreklilik gösteren bir duruma değişmezlik içerisinde olan doktrinler cevap veremez.

Ortada süregelen bir durum vardır. Bu kolayca tespit edilebilir. İnsanlık tarihinden bugüne kadar varlığı sürekli olan bir sürü şey vardır. Ancak asıl önemli nokta şunu fark etmektedir; her kavram, her düşünce, her mekanizma, her yapı bulunduğu zaman dilimine göre değişmiştir.

Meşhur, dillere pelesenk olmuş bir söz şöyle söylüyor; “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”

Bu söz Sokrates öncesi filozofu Herakleitos’a aittir. Bu söz ile Herakleitos farklı bir şey anlatmaya çalışmıştır. Hatta sözü t tartışmalara konu olmuşsa da burada söylenen anlamı gayet açıktır.

Dünyanın gelişimi, değişimi açısından incelendiğinde her şeyin zamanına uygun anlayış ve durumlara göre değiştiği görülmektedir. Bunu biz yaşadığımız zaman dilimi boyunca da analiz edebiliriz. Beş yıl öncesi ile şimdiki zamanı karşılaştırsak ne kadar aynı şey bulabiliriz? Bazı şeylerin belli bir süre değişmediğini, durağan kaldığını kabul etmek gerekir. Ancak bu durağanlık da belli bir zamandan sonra değişime uğramaktadır. Dünyamız üzerinde durağanlık ve değişkenliği böyle bir düşünce ile ifade ettiğime göre Herakleitos’un tartışmalı kısımlarını geride bırakabiliriz.

Bu durağanlık aslında tam olarak ideal düşüncenin üzerinde durduğu şeydir. Oluşturulmak istenen ideal düşünce,  kapsadığı kavramların durağanlığı(değişmezliği) kadar ideale yaklaşabilmektedir. Yukarıda da kabul ettiğim gibi bazı şeyler belli bir süre durağan kalabilmektedir. Şimdi burada ufak bir karmaşa mevcuttur.

İdeal düşünceyi oluşturan düşünce adamı veya adamları birer insandır. Bir insan ömrüne sahiptirler. Bu yaşadıkları insan ömrü süresince bazı şeyler değişmezlik gösterebilir. Hatta kendilerinden önceki dönemlerde aynı kalıp, kendi yaşam süresi boyunca da aynı kalan şeyler olabilir.

Bir düşünce adamının belli bir sürelik durağanlığın içinde olması çoğunlukla onu yanıltmaktadır. Çünkü yapması gereken bu durağanlığın, ne kadar daha durağan, değişmez olduğunu sorgulamasıdır.

İdeal düşünceler bu sorgulamalar yapılmadığı için belli bir süre geçtikten sonra, zamanın acımasız çizgisinde eskimektedirler.

İdeal düşüncenin getirmek istediği, üzerinde durduğu kavramın çözülmesidir.

Yaygın bilinen bir örnek vermek gerekirse devlet ve devlet mekanizmaları ile ilgili düşünceler verilebilir.

Düşünce adamları üstüne düşündüğü soruna bir çözüm aramaktadır. Bu düşünceden sonra bir çözüm üretmek istemektedirler.

Burada büyük çoğunlukla düşülen hata çözüm olarak sistemli ve doktriner yapıya sahip düşünce üretilmesidir.

Belirli bir kalıplara sahip bir sistem ve doktrin ortaya konulup bunun her zaman uygulanabileceği düşünülmektedir.

Bu düşünce tarzının ne kadar yanlış olduğu aslında kısa sürede fark edilebilmektedir. Ancak yapılan yanlışın fark edilmesinden sonra tekrar aynı yanlışa düşmek, beynin olağan çalışmasına kapılmaktan ileri gelmektedir.

Kendisinden önce gelen fikir adamının ortaya koyduğu sistemli, doktriner yapıdaki fikri düzeltmek için, ortaya yeni bir doktriner yapıya sahip fikir konulmaktadır. Oluşturulan ideal düşüncenin belirli bir zamandan sonra yanlışının ortaya çıkması üzerine her zaman yeni bir fikir ortaya atılmaz. Bazen de oluşturulmuş diğer doktrinlerden kendi fikrine yakın olanı kullanarak ortaya bir sentez çıkarılır.

Aslında bu kadar karmaşık hata ve hatalar dizisi basit bir tanımlama eksikliğinden ileri gelmektedir. İdeal durumunu oluşturmak istediğimiz kavram durağan (değişmez) midir yoksa değişebilir midir?

Cevap değişmezse yapılacak şey basittir. Zaten bu kavram hiç değişmemiştir, değişmeyeceğinden de eminizdir, o yüzden kolaylıkla tespitler ve çözümler üretilebilir.

Çok kısa bir beyin fırtınası ile fark edilebilir ki, değişmeyen bir şey yoktur, varsa da değişim ta kendisidir. Kaldı ki değişim bile değişmektedir.

Düşünürken akılda canlanması açısından bir dizi örnek vermek istiyorum. Bunları kısa süre düşünerek geçmişten bugüne nasıl bir şekilde geldiği analiz edilebilir.

Aile, toplum, devlet, ordu, teknoloji, insanlığa ait bilgi seviyesi, okul sistemi, ulaşım-seyahat sistemi vs. Bu kavramları şöyle bir düşündüğünüzde bile ne kadar çok değiştiğini fark edeceksiniz. Detaylı araştırmaya başlayınca da sürekli bu değişimleri öğrendiğinizi göreceksiniz. İtina ile ne kadar kavram oluşturulursa oluşturulsun kapsamı, ne olduğu, ne olmadığı, nasıl olduğu mutlaka değişmiştir.

Bunu değişmez hiçbir şeyin olmayacağını vurgulayıp, böyle bir şeyin hayali olabileceğini ifade edebilirim.

O yüzden sağduyulu olarak şunu söylemek gerekir;

Belirli bir süre durağan(değişmez) olan şeyler sizi yanıltmasın, eğer gerçekten ideal bir durum istiyorsanız değişimin olduğunu kabul edip, buna göre bir fikir ortaya sunmalısınız.

İdeal durumlar insanlara çizgiler çizerek alanlar oluşturmaktadır. Komünist, sosyalist, kapitalist, emperyalist, demokrat vesaire. İnsanlar bunları duygusal beyin mekanizmasıyla inceleyip, inanma yoluyla bu ideal fikirlerin kitlelerini oluşturuyorlar.

İdeal bir düşünce varsa buna sorgulayarak ulaşılmak gerekir. Ancak bu doktriner, kalıplaşmış yapıya terstir. Hiçbir düşüncenin, doktrinin “acaba bu nerelerde yanılıyor” diye mensubu olunur mu?

“Yanıldığı yer nerelerdir” diye düşünerek gidip o fikrin mensubu olan var mıdır?

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu doktriner, kalıplaşmış yapıya terstir.

İnsanlık düşünce aşamasına erişmesinden bugüne bir inanç savaşı içindedir. Dinlerin inanç meselesi olduğu açıktır. Düşünce, felsefe tarihi olarak adlandırılan şey gerçekten düşünce ve felsefeye dair geniş şeyleri mi içermektedir?

Tam tarafsız bir şekilde cevap vermek gerekirse; hayır. Ortada düşünceler, felsefeler vardır. Ancak bunlar sadece bunları ortaya atan kişiye aittir. Bu kişiler, bunları ortaya atarken düşünmüştürler. Bu düşüncelerini de, hayatlarında edindikleri inançlara göre oluşturmaktadır. Bu düşünceleri, felsefeleri ortaya atan kişilerde dahi, salt şekilde bir düşünce süreci bulunmamaktadır. Zaten inanışların devreye girmesiyle akılcılıktan uzaklaşılmıştır.

İnanç ve düşüncenin karışımıyla oluşan ideal fikirler, felsefeler ona inananların artmasıyla kitleleşmektedirler. Her insanın kendi zihninden gördüğü bir dünya mevcuttur. Hayatında yaşadığı olaylar da bu zihnindeki dünyayı nasıl gördüğünü etkiler. İdeal düşünce ve felsefeler kendilerini, kendisine yakın gören insanların bu düşüncelere inanmasıyla kitleleşirler. Bu şekilde ideal düşünce ve felsefeye ulaşma, tamamen beynin duygusal merkezi odaklıdır. Bu da kitleleri fanatikleştirmektedir.

Eleştirerek zaten bu tür düşünce kalıplarına, doktrinlerine ulaşılmaz. Bir düşüncenin nerede yanlış yaptığını düşünerek o düşüncenin mensubu olunur mu? Bu ideal düşünce ve felsefelerin inanma yoluyla kitleleştiğini gösteren bir sağlamadır.

İnsan duygusal bir canlıdır. Hareket ederken de, düşünürken de genellikle bu duygusallığın etkisinden kolay kurtulamaz. Mantık çerçevesinde çok daha az bulunmayı tercih eder. Duygusal olarak hareket etmek genellikle hata yaptırır.

Duygusal hareketin içerisine duygularla birlikte inançlar ile hareket etmek de girmektedir. Maalesef ki insanın yapısı gereği de eleştirel düşünceden uzaklaştıkça ortaya bir fanatizm meselesi çıkıyor.

İdeolojik Fanatizm

Düşünceler yerine hislerle hareket etmek fanatizmi, bununla birlikte de fanatizmin keskin davranışlarını doğuruyor. İnandığı ideal düşünce-felsefe uğruna milyonları katletmek, fanatizm kavramından başka bir şeyle açıklanmaz. Kendisiyle aynı görüşte olmayan kişiye saldırmak bu fanatizmin eseridir.

Burada birden çok fikrin birbiriyle kıyasıya mücadele ettiği görülecektir. Eleştirel olarak incelendiğinde zaten yapılanın yanlış olduğu anlaşılmakla birlikte, doktrinler ortada kalmaz. Ancak eleştiri de olmadığı için durum tamamen mücadeledir. Doğada canlıların birbiri ile yaptığı mücadele. Kendisi ve kendisi gibi olanların tek hâkim olacağı duruma kadar mücadele. Bu işin kavga, mücadele kısmını yansıtmaktadır.

İdeolojik Fanatizmin Psikolojisi

İdeolojik fanatizmin psikolojini ortaya koyarak, durumu daha net hale getirmek istiyorum. Yukarıda ideolojik fanatizmin saldırgan tarafını belirttim. İdeolojik Fanatizmin Psikolojisi başlığı altında bu ideolojik fanatiklerin, kitle olması nedeniyle, kitlelerinin psikolojisini açıklamak istiyorum.

İnsanlar hayatlarında yaşadıklarıyla beraber, kendi varlığını oluşturmaktadır. Bu yaşadıklarına göre düşüncesi, tavrı, karakteri vardır. Zaten her insanın on bir yaşına kadar karakteri oluşturduğu ile ilgili bilimsel veriler bulunmaktadır. İnsanlar bu yaşam tecrübeleriyle oluşan karakterlerine, oluşturdukları düşüncelerine göre hareket etmektedir. Kendilerine anlamlı ve yakın buldukları düşüncelere inanarak, o fikrin mensubu olmaktadırlar. Kendisine yakın bulma, tamamen kişinin hayatında yaşadıklarının oluşturduğu şeylerden ibarettir.

Böyle bir durumda gerçeklikten, akılcı bir düşünceden, eleştirel düşünceden bahsetmek mümkün müdür?

Fakat bu durum insanın duygusal bir canlı olması nedeniyle fazlasıyla işlemektedir. Bir fikir dünyayı kasıp kavuracak kadar insan etkileyebilmektedir. Çünkü bu tarz fikirler, insanlara ideal durumla ilgili hayaller sunmaktadır. Bu fikir uygulanırsa dünyanın öyle güzel, öyle cennet bir yer olacağı düşüncesi bulunur. Üstelik sorgulanması gereken, her düşünce kendi fikrinin uygulanmasıyla sorunların kalmayacağını ön görmesidir. Birden çok doğru olabilir mi? Bir doğrunun birçok farklı yollardan alternatifi vardır. Doğruya yüz farklı yoldan da gidilse, ulaşılan nokta tektir. İdeal düşünceler, birbirinin zıttı şeklinde hareket edip, bir doğruya ulaşabilecekleri söylemi gerçeklikle bağdaşır mı?

İki dünya savaşı ve dökülen on milyonlarca kanın etkisiyle artık ideal düşünceler bu tarz heyecanlardan mahrumdur. Ancak her ideal düşüncenin fanatikleri bulunmaktadır.

Bir düşüncenin büyük kitlelere hitap etmesi pek bir anlam ifade etmez. Çünkü dikkatli bakıldığında düşünce değil, inanç görülür. Büyük bir çoğunluğun aynı inanca sahip olması da birçok örneğini gördüğümüz normal bir durumdur.

Fanatikler, kendi düşüncesinin doğru olduğunu, insanların da buna inanması gerektiğini düşünür. Düşünmekle kalmaz, diğer insanlardan bunu bekler. Bu davranışı göstermediğinde ona saldırgan bir tutum içerisine girer.

Ancak kitleler artık sindirilmiş haldedir. Bu teknolojinin gelişmesi ve sosyal araçların artmasıyla doğru orantılıdır. Çünkü her düşüncenin bir simgesi, sembolü, hiç olmazsa adı vardır.

Günümüzde kitleler artık ‘inanç şekilcileri’ ile doludur. Çünkü insanlar yaşamının kendisine getirdiği düşünceye göre bir ideal düşüncenin kapsamına girmektedirler. Bu davranış aidiyet hissinden de gelmekle birlikte, insan beyninin ikna olmadan durmamasıyla da bağlantılıdır.

İnsan sosyal bir canlı olduğu için bir yere bir şeye ait olmak ister.

İnsan ilkel zamanlarından bugüne beyninde oluşan sorulara cevaplar vermiştir. Günümüzde bile bu sorulara tam cevap veremediğimizin farkındayız. O yüzden insan beyni ikna olduğu müddetçe devamını aramamaktadır. Bundan dolayıdır ki bilimi ilerleten, şüpheciliktir.

O yüzden günümüzdeki insanlar da düşünce kavramına sahip olduğu için, idealler hakkında fikirlerinin olması gerekir. Peki, gerçekten bunun üzerine düşünürler mi?

Dünya toplumunun genelinde gördüğümüz üzere cevap hayırdır. O zaman üzerine düşünmüyorlarsa, üzerine düşünmüş olanların düşüncelerine inanırlar.

Ancak bu inanç da yeterli değildir. İnsan kabul ettiği ideal düşünceye dair bir şeyler yapmak, bu görüşe sahip olduğunu belirtmek gerekliliği hissetmektedir.

Burada devreye yukarıda bahsedilen, kitleleri oluşturan, fanatiklik yapan ‘inanç şekilcileri’ devreye girmektedir.

Kabul ettikleri fikrin edebiyatını ve romantikliğini yapmakla bir ömür geçirmektedirler. Belki bu çevreye zararlı olmayabilir. Fakat akılcılığı öldürdüğü için fevkalade zararlıdır.

Ülkemizde Atatürk ile ilgili bilgi düzeyi olarak az düzeyde bilgiye sahip olan kişi sayısı asla bir milyona yaklaşmaz. Yüz bine dahi yaklaşmaz. Peki, ülkemizde Atatürk’e verilen değer, onu seven kişiler bu kadar mıdır? Asla!

O zaman bu kadar çok sevip onun hayatında az denilecek kadar bilgi sahibi olmayan milyonlar nasıl açıklanabilir?

Çünkü bu kişiler Atatürk’ün imzasını kolunda, arabasında, evinde, anahtarlığında, telefonunda bulundurmakla vicdanını rahatlatıyor. Onun fotoğrafını telefonda, evde, sosyal medya hesabında tutmakla vicdanını rahatlatıyor. Onun idealini yaşatmak hedefleniyor mu? Onun yapmak istediklerini yapmaya çalışan kişiler oluyor mu?

Çok nadir oluyor, ama oluyor. Genel olarak Atatürk’ü seven, saygı duyan ile onun çalıştığı şeyler için çalışan kişileri birbirine oranlasak, aradaki dağlar kadar fark göz önüne serilir.

Ancak bu kişiler kendilerine doktriner olarak Atatürkçü veya Kemalist ismini çok rahat kabul etmektedir.

Kendi gözlerinden Türkiye’yi değerlendirdiklerinde, ülkede milyonlarca Atatürkçü veya Kemalist olduklarından bahsedebilmektedirler.

Atatürk çok belirgin bir örnektir. Siz bunu her düşünceye uyarlayabilirsiniz. Her düşüncenin sembolü olduğunu, hiç olmazsa adı olduğunu yukarıda belirtmiştik. Her düşünceye ait bu tarz şeylerin Türkiye ve Dünya toplumunda olduğunu görebilirsiniz.

Çünkü inanç, düşüncenin önüne geçer. İnandığı noktada insan herhangi bir düşünceye, sorgulamaya, eleştiriye, akla ihtiyaç duymamaktadır. İnandığı için de, az veya çok oranda fanatiklik yani bağnazlık yapmaktadır.

Peki, ideal düşünceyi oluşturmak için inanç ekseninde hareket etmek ne kadar doğrudur? İdeal durumlara inanarak mı eleştirerek mi ulaşabiliriz?

İnandığımız noktada konu bitecektir. Ya sonrası diye bir soru olmayacaktır. Sonrasını düşünmediğimiz bir durumdan ideal diye bahsetmek mümkün müdür?

Toplumlar, içinde bulunan kitleler artık bu ‘inanç şekilciliği’ ile hareket etmektedir.

Neden?

Hayvanların canlı olduklarını biliyoruz. Peki, her hayvanın doğada kendilerine göre sınır belirlediklerini biliyor muyuz?

Her hayvanın yaşadığı bir doğal alan bulunur. Sadece hayvanlar değil, bitkiler için de. Bu canlılar için bir sınırdır. Kendisinin yaşayamayacağı yerde hayatta kalamazlar. Bitkilerin diğer canlılar kadar içgüdüsel durumları olmadığı için onları değerlendirmeden çıkartıyorum.

Canlıların sınırları olduğundan bahsetmiştik. Bu her hayvan için geçerlidir. Yaşadığı doğal alan dışında, her hayvan familyasının bir alanı bulunmaktadır. Bu hayvanlar, kendi alanı kabul ettikleri yeri ihlal edenlere saldırmaktadırlar. Kurt türü, bu durum için verilebilecek en net örneklerden birisidir.

Ancak çok daha net ve keskin bir örnek vereyim. Her canlının minimum sınırı, kendi çocuklarının olduğu alandır. En basitinden kediler bile, yeni doğan bebeklerine kimseyi yaklaştırmak istemez. Bu kuşlar için de böyledir. Çünkü her canlının yaşadığı ortam olmakla birlikte, bir alanı bir sınırı vardır.

İnsan için de bu böyledir.

İnsan yukarıda belirttiğim ‘inanç şekilciliği’ kavramı ile hangi sınıra ait olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden buna ihtiyaç duymaktadır. Dışarıdan baktığımızda edebiyat yapılıyor, romantik düşünceler üretiliyor, akılcılık köreltiliyor diyebiliriz. Ancak temelini incelememiz gerekir.

Bu da insanlar arasında belirli sosyal sınıfların da ötesinde, düşüncelerin de belirli sınırlar içerisinde gerçekleştiğini gösteriyor.

Özetle;

İnsanlar bir düşünceye dâhil oluyorlar. Nasıl dâhil oluyorlar? İnanarak.

Bir düşüncenin yanlışı var mı acaba diye incelerken o düşüncenin mensubu olan var mı?

İdeal durumla ilgili şeyler, düşünce temellidir. Ancak inanç yolu ile bu düşünceleri haklı bulduklarından ortada eleştiri gerçekleşmemektedir.

Eleştiri olmadan ideal bir düşünceye ulaşmak mümkün müdür?

İdeal düşünceler, fanatizm eşliğinde iktidara getirilmek istendiği için mücadele ve savaşlar biter mi?

İnsanlar var oldukları sosyal sınıf veya dâhil oldukları gruplardan sonra da düşünce olarak da belli bir alan içerisinde olmak istemektedirler.

Bu alana inanmakla birlikte eleştirel bir süreklilik olmadığı için, kendilerini bu sınırda göstermek adına semboller, şekiller, isimler aracılığı ile etiket haline getirmektedir.

İnsanlığın düşünce seviyesine ulaşmasından bugüne olan inanç savaşı özetle bu şekildedir.

İdeal durumlar meydana getirilebilir. Bu doktriner-sistemli yapı ile getirmek mümkün değildir. Eleştiri olmadan ideal bir duruma ulaşma söz konusu olamaz. Doktriner düşüncelere de eleştiri yoluyla ulaşılamaz.

Peki, ne yapılması gerekir?

Yapılması gereken, süreklilik içerisinde olan dünyamız için izlenebilecek yolun ne olduğunu tespit etmektir. Bu da tek güvenebileceğimiz şey olan akıl ve bilim yoluyla tespit edilebilir. Bunları inkar etmek, insanlığı yok oluşa sürükler.

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.