Ana Sayfa Genel İdeal Düşünce Eleştirisi

İdeal Düşünce Eleştirisi

Yazar: Timuçin Demir
0 Yorum 31 Görüntülenme

İdeal düşünce, insanoğlunun fikir hayatının ürünüdür. İnsanlığın düşünce faaliyetinin başlamasıyla, düşünülen konunun ideal düşüncesinin ne olduğu, insanların aklını meşgul etmiştir.

İdeal düşünce aslında düşünce kavramıyla yakındır. Çünkü herhangi bir konudaki düşünce, ilk olarak o konudaki ideal düşüncenin ne olduğunu düşündürür. O yüzden ideal düşünce kavramı, düşüncenin ortaya çıkması kadar eski diyebiliriz.

Bildiğimiz en eski ideal düşünceler, mitlerdir. Bu mitler, oluşmuş toplumların doğa veya toplumsal konulara verdiği cevaplardan oluşan yorumlardır. Bu yorum ideal düşünce sorusunun eseridir. Dünyanın yaratılışı ile ilgili toplumlarda bulunan mitler, bize ipucu vermektedir. Çünkü bu mitler dünyanın nasıl ve niye oluştuğunu düşünen insanların verdiği cevaplardır. Her toplumun kendi toplumsal özelliklerini barındıran bu mitler, anlaşılıyor ki ideal bir cevap bulmak isteyen insanların ürünüdür.

Bu mitler her toplumda görülüyorsa da, düşünce faaliyeti her toplum için devam etmemiştir. Asyanın orta kısmında kalan, zor ve çetin şartlar içinde yaşam mücadelesi veren Türk milleti, derin anlayışlara sahip olsa da, felsefi düşüncelerde bulunamamıştır. Çünkü karşısında yaşamla savaşma durumu bulunmaktadır. Ancak antik yunan şehir devletlerinde böyle değildir. Antik şehir devletlerinde rahat yaşamın etkisiyle, orada yaşayanlar düşünce faaliyetlerinde daha kolay bulunmuşlar ve bunları ilerletebilmişlerdir.

Toplu halde yaşamanın etkisiyle ilk düşünülen konu, yönetimin nasıl olacağı olmuştur. Bu konu o zamanlardan bugüne de uzanmış bir konudur. İdeal yönetim biçimi hakkında birçok düşünce ve değerlendirmeler ortaya atılmıştır. Ancak çoğu ilkel seviyede düşüncelerdir. Duygusal yaklaşımlarında sıyrılabilen kişiler, mantık çerçevesiyle kitleselleşmiş bu fikirlerin, çok ilkelce olduğunu sezmiştir.

İdeal olduğu düşünülen bazı ideolojiler büyük kitleleri arkasında toplayabilmiştir. Bazı düşünceler, oluşturduğu kendi tabakasıyla yönetimi zorla ele geçirmiştir. Ancak değerlendirme koşulu hiç bir şekilde çoğunluk olamaz. Orta Çağ’da çoğunluk doğru söylüyor olsaydı, dünya dönüyor ve yuvarlak olmazdı.

Bu yazıyı zamanla geliştirerek tüm kavramlara yer verme imkânı belki olur. Ancak şimdi bazı ideal fikirlere değineceğim. Bu ideal düşünceyi benimseyen kişiler hakkında da, ideal doktrinleri savunanlar için ortak olan bir eleştiri yapacağım.

Demokrasi: Demokrasi fikri, antik yunanın şehir devletlerinde ortaya çıkmış bir kavram olup, günümüzde de hala geçerliliği bulunmaktadır. Herhangi bir şeyi nasıl belirleyeceğiz sorusunun cevabıdır. Herkesin görüşünü belirttiği ve çoğunluğun kazandığı bir sistemdir. Böyle olduğu için aslında hiç mantıklı değildir. Bir durumun doğruluğunu kontrol için, çoğunluk asla bir kontrol değildir. Bu düşünce fazla büyük nüfusu olmayan toplumda, kargaşaları önlemek için ortaya çıkmıştır. Çok olanın haklı olacağı düşüncesine en güzel örnek orta çağ kilisesi ve Galileo’dur. Bir yöneticiyi çoğunluğun oyuna göre seçmek, diğer düşünceleri çoğunluğun zorbalığı altına almaktadır. Ayrıca burada iş seçme veya belirtme değil, inanca dönmektedir. Kim kendisini daha çok kişiye inandırırsa, kazanan o olmaktadır. Eğitim seviyesinin düşük olduğu yerlerde de insanları kendine inandırmak, yalanların görünmemesini sağlamakla mümkün olmaktadır. Olması gereken ideal durumun sayı yoluyla değerlendirilmesi gerçekten antik yunanda çıkmış ilkel bir fikirdi. Çoğunluğu yayın organlarında yapacağı propaganda ile yönetebileceğini bilen devletler, bu çoğunluk düşüncesini modernlik olarak savundular ve kullandılar.

İnsanlar, geçmişe yönelik düşünceleri değerlendirirken onlara sıkı sıkıya bağlı kalmasını sağlayan gelenekçilik, toplumları çöküşe uğratmaktadır. Antik bir zamanda, o zamanın ufak toplumuna bile çare olamayan bu ilkel düşünceyi, sonraki yıllarda kullanmak böyle bir gelenekçiliğin eseridir.

İnsan hakları açısından herkese bir hak tanınması, sağduyuya yakın gelmektedir. Ancak çoğunluğun belirleyici olması, ortaya çıktığı zaman gibi hala ilkel bir düşüncedir. Burada belirleyici olması gereken ölçütün ne olacağı düşünülmelidir. Sayıyı belirleyici görmek, yönetilmeye mahkûm olmak demektir.

Marksizim ve Marksist temelli ideolojiler: Marksizm ve Marksist temelli ideolojilerin, dünyayı değiştirme yorumu Karl Marks’ın kendisiyle çeliştiği bir cümleye dayanmaktadır.

“Filozoflar, dünyayı farklı şekilde yorumladılar, esas mesele onu değiştirebilmektir”

Martin Heidegger’in de dediği gibi tamamen belirlenmiş dünya görüşüne dayanan Marx, bu cümleyi kendisine temel teşkil edici bir cümle olarak ortaya koyamaz.

Ayrıca cümlenin içerisinde ve ideolojinin içerdiği varsayımlar, kabul edilmesi zorunlu durumlar olarak görülür. Ancak bu gerçekten öyle midir?

Kendi düşüncelerine ait felsefeleri kabul edilmesi zorunlu kurallar olarak gören ideal fikirler, dogma sistemlerine dönmüşlerdir. Bu düşünceler akılcı şekilde, gerçekten duruma ilişkin kabul edilmesi gereken varsayımlar mı diye düşünülmemiştir. Bu ideal fikirler, kendi düşüncelerini yaşatabilmek için zorunlu kabul edilmesi gereken varsayımlar getirilmiştir. Bir düşünce çizgisi çizilmiştir. Çünkü çizginin dışında yani, o varsayımın, var sayılmadığı yerde, fikir tamamen çökmektedir. Kısaca yapılması gereken yorum, bir kişi tarafından çizilip, fikrin yaşatılması için zorunlu temellere dayandırılmıştır. Bunun gerçekten böyle olması gerektiğini sorgulamayan, düşünceden uzak kişiler bu fikirleri kitleselleştirmiştir. Kitleselleşmesi, sömürü edebiyatı ile yoksul ve buhranlı dünyada etkili olmuştur. Yayılmasına en büyük dayanak veren etken ise Sanayi Devrimi’nin sosyoekonomik durumudur. Kitleselleşen bu fikir, daha doğrusu dogma milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine sebep oldu. Bu sayı sadece Çin’de kırk milyondur.

Kendilerine ait düşünceleri doğanın ve doğrunun tartışılmaz dogması saymak, modern akılcı insan için birer saçmalıktır. Üstelik beynini sadece bu yoruma göre şekillendirip her olayı kendi dogmatik düşüncelerine göre yorumlamak, Marksist ve Marksist temelli ideolojiler için dünyanın kendileri etraflarında döndüğü ve dünyanın gerçekten bu şekilde işlediği zannı oluşmuştur.

Buradan iki sonuç çıkmaktadır: Kişilerin kendi oluşturduğu düşünceler, onların varsaydığı gibi gerçekten kabul edilmesi gereken bir durum mudur? Yoksa kişilerin kendi doğruları için mi bu olmalıdır?

İkinci sonuç, etrafımıza kendi beynimizin ürünü olan düşünceyle mi bakarak kendimizi mi haklı çıkarmaya çalışıyoruz, yoksa etrafımızda gördüklerimizi mi kendi düşüncemize uyguluyoruz?

Bu iki nokta önemlidir.

Marksizm ve Marksist temelli ideolojiler, her toplumun yapısına da uymamaktadır. Ancak o toplumların yapısında uygulanmaya çalışıldığında, o toplumun içinde erimiştir. Zaten bu ideolojiler, zorla iş başına gelmişlerdir. Çin’de milliyet ve din duygusunu kabul etmiş bir komünizm bulunmaktadır. Çünkü dünyanın en eski milletlerinden biri olan Çin için millet esasını yok saymak, düşünülemez. Saf olmayan Marksist ve Marksist temelli ideolojiler, Çin gibi başka topluluklarda da erimişlerdir. O ülkenin yapısına uyum sağlamadan bu işin olamayacağını görenler, bu ideal olduklarını sandığı düşünceyi o toplumun yapısına uygun bir şekil vermekte gecikmemişlerdir.

Karl Marks bir Yahudi’ydi. Bundan dolayı bir vatan duygusuna sahip değildi. Çünkü Yahudiler çok uzun yıllar dünyanın dört bir yanında sığınmacı olarak yaşamışlardır. Köklü vatan duygusunun sahip olduğu yerlerde, vatansızlık düşüncesi kabul görebilir miydi? Tabii ki hayır.

Dünyanın herkesin olduğu ve ortaklaşa kullanım düşüncelerinin de insan sağduyusuna aykırı olduğu modern dünyada daha net anlaşılmaktadır.

Bir tarla aynı anda iki farklı kişiye ait olabilir mi? Orada ekilen mahsul kimin olacak? İki kişi yarı yarı şekilde bir yerin sahibi olabilir. Zaten belirtilmek istenen herhangi bir alanın aynı anda iki sahibinin olamayacağıdır. Sahiplenme duygusuyla beraber gelişen aitlik durumu, kargaşa ve kavganın çıkmaması için gereken bir düzendir. Bunu yok saymak, ilkel kabile zamanlarında bile sıkıntılı bir düşüncedir.

Sınıfların yok sayılması da gerçeğe aykırı bir durumdur. Kişilerin kendilerini doğrulamak için uydurdukları bir durumdur. Dünyada bir sınıfın oluşmaması için hiç kimsenin hiç bir şey yapmaması gerekmektedir. Ancak herhangi bir iş yapan kişiler, o işi yapan başka kişilerle mutlaka bir sınıf oluşturacaktır. Çiftçilik ve işçilik de bir sınıftır. Herkesin hiç bir şey yapmadığı dünya tabii ki ideal bir durum değildir. Sınıfların birbiriyle çatışmamasını sağlayacak, birbiriyle ilişkisini düzenleyecek fikir ideal bir fikir olur. O yüzden Marksizm temelinden itibaren yapay ve ideal olmaktan uzak, akılla bağdaşmayan bir fikirdir. Onu dayanak haline getiren Marksizm temelli ideolojiler de böyledir.

Ayrıca bazı toplumlarda keskin sınıf çatışmaları olmamıştır. Sınıf çatışmaları olmayan toplumlara, çatışma sıçratmak o toplumları kargaşaya sürüklemektedir. Türk milletinin böyle bir çatışması olmadığı tarihten kolayca anlaşılacaktır.

Hakkı yenilenin hakkını savunmak için illa Marksist temelli bir ideolojiye sahip olmak gerekmez. Zaten yazıdan da anlaşılacağı gibi bunlar ideal bir fikir değildir, dogmadır. Kabul edilen varsayımların, gerçekten öyle olması gerektiği sorgulandığında da, ideallikten ne kadar uzak olduğu anlaşılacaktır.

0 Yorum

Yorum Yap