Deli Her Yerde Deli

İslam’ı benimsemiş toplumların en büyük sıkıntısı hiç şüphe yok ki tarikat ve cemaatlerdir. Tarikatlara girme sürecinde genellikle duygu sömürüsü yapılıyor; insanların içindeki ateşi yakarken ABD ve İsrail düşmanlığı kullanılıyor; tarikat ya da cemaate girme sürecinden sonra her ne hikmetse ABD ve İsrail düşmanlığı bir tarafa bıraktırılıyor. Sonrasında ise düşman birdenbire Müslümanlar oluveriyor!

-Şeyhimiz fetva verdi, şeyhimizin sözü Allah’ın sözüdür, onun gözüne hoş gelmeyen şeyler yapan, onu memnun etmeyen kıyafetler giyen, onun damak tadına uygun yemek yemeyen kafirdir! Kafir olanı da biz müritleri doğrarız!

İsrail, ABD arada kaynadı; Filistin yeteri kadar rant elde edilince unutuldu ve sonuç: ABD, İsrail dostluğunun, temelde de Siyonizmin temeli atıldı! Aynı döngü sürekli kullanılıyor, cemaatler “kula kul olma” anlayışıyla varlığını sürdürüyor. Kulluk anlayışı Sidretü’l-Münteha’nın ötesine geçmiyor, oraya kadar çıkmak daha kolay olduğu halde, binbir güçlük ve dahi soysuzlukla ABD’de noktalanıveriyor. Türk karakterinin yüceliklerinden biri özgürlük, bağımsızlık olduğu halde Türkler bu döngüye dahil edilince de bir özyitim tufanı alıp başını gidiyor.

Toplumun Türklüğü eritildikçe -eğitime vurulan darbeyle beraber- her gün bir yeni utançla karşılaşıyoruz. Kimi kertenkele katletmenin peşine düşüyor. Kimi günlerce zalim-mazlum edebiyatı yapıp ardından kara köpeklerin katledilmesine dair hadis olduğunu öne sürüyor. Kimi damacanın namusuna göz dikiyor, kimi “Kaşının altında gözün var.” diyerek kapı komşusuna saldırıyor. Böylece sinirler geriliyor, gerildikçe toplumun üstüne karamsarlık çöküyor, çöktükçe de insanlar yaşama azmini yitiriyor. Dahası ahlaki değerlerin, etik değerlerin bir önemi kalmamaya başlıyor. İnsan, insan olmaktan uzaklaşıyor. Aklınıza doğa parkına bırakılınca orayı canlandıran, güzelleştiren kurtlar gelsin. O kurtlar yokken doğa nasılsa, Türklük bilinci azaldıkça Türkiye de öyle olacaktır.

Tarikatların, cemaatlerin çoğu ayrı bir cumhuriyet olduğu için (!) kendine mutlaka bir sancak diktirme ihtiyacı da hissediyor. Tevhidi temsil ediyor bahanesiyle, neredeyse tamamı aynı bayrağı, Suudi Arabistan’ın bayrağını seçiyor. Gerçekte bir futbol takımının formasına sponsorunu yazdırması neyse bu da seçim de öyledir. Atomuna kadar bölünen ve bölen tarikat ve cemaatler için elbette tevhid de laftadır, kuru bir slogandan ibarettir. Şeyhin müridi oluyorsun, ona hizmet ettikten sonra sen de gidip başka bir yerde yeni bir cemaat kurmanın icazetini alıyorsun. Sonra cemaatinden de ayrı şubeler, o şubelerden ayrı cemaatler ve her cemaatten ayrı bir din çıkıyor. “Birlik” anlayışına dair tek işaret, hepsinin İslam olduğunu iddia etmesi… İnançlar başka başka ama sözde din aynı din!

Türkiye’yi gelişmekten alıkoyan, toplumun zeka ve eğitim seviyesini düşüren, iyi bir eğitim alıp kendini geliştirerek akademisyen olmuş insanları cehalet bile cehalet içinde yüzdüren, dini hurafeye çeviren, devletin ve toplumun her yerine sızmış cemaatlerin başında Nurcular gelir. Nurculuk öğretisi tam bir zehir, Nurcular da zehirlenmiş kimselerdir. “Deli” dediğimiz insanların kimseye zararı yoktur; onlar yeri geldiğinde en inanılmaz, en uç noktada hikayeler anlatır, insanları güldürürler. Ancak delileri toplumun başına geçirirseniz, her hikayeleri zehir olur. O zehirler öğreti olarak kabul edilir, o öğretiler de bir ülkenin sonunu hazırlar.

Herhangi bir cemaat liderinde tevazunun zerresine rastlanmaz. Birtakım dini ayinler bahanesiyle müritler toplanır, o cemaat liderini övme yarışına girer. Bu sırada şeyh güya sıkılır, utanır ve mahçup olur. Ancak fetva verse müridini uçurumdan atlamaya teşvik edecek şeyh, ne hikmetse kendisini utanmaktan, mahçup olmaktan, kısaca övülmekten kurtaracak fetvaları vermez! Bir başka şeyhle de kavgaya tutuşmasın… İşte o zaman muhteşem bir ego patlaması yaşar; sadece dünyanın değil kainatın en iyisi olduğunu, yetmedi, hükümdarı olduğunu iddia eder! Yine ne hikmetse zamanın en iyisi olduğunu kendisi iddia eder, kimliği belirsiz alimlere ya da kendi müritlerine de bu iddia konusunda ittifak içinde olmak düşer. Yine döngü… Siyonistlerin Kudüs’ten yola çıkıp kendi kuyruğunu ısırmaya doğru giden yılanını hatırlayın.

Said-i Nursi’yi birçoğunuz yakından tanıyorsunuz. Buraya kadar kendisini çok iyi tarif ettiğimizi düşünüyoruz. Ellerinden gelse İstiklal gazisi ilan edecekleri Said’in şu ifadelerine dikkat edin:

“…Hem harp belası ise hizmet-i Kur’aniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedakar ve en kıymettar kardeşlerimizin ekserisi kırk beşten aşağı olduğundan, harp vasıtasıyla vazife-i kudsiye-yi Kur’aniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızamla, böyle kıymettar kardeşlerimizin her birisini askerlikten kurtarmak için, bedel-i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim.” (Lem’alar, 16.)

Bu satırları yorumlaya da gerek görmüyoruz. Nereden baksanız tutarsızlık, nereden baksanız gaflet… Askerin vatanını savunması sizin için İncil’e hizmet etmek midir?

Şimdi size Kadıyaniler hakkında, Yusufhan Güzelsoy’un yazısından alıntı yaparak biraz bilgi aktaracağız. Ardından, Mirza Gulam Ahmed’in kendi yazılarından alıntılar yaparak “karşılaştırma” noktasında yorumu size bırakacağız…

19.yy’da dünyayı yönetmeye talip olan ve topraklarında güneş batmayan imparatorluğun sahibi olarak anılan İngilizler, İslam dünyasını sömürmek için aynı taktiğe başvurmuştur. Arabistan işgal edilecekse Arabistan’da, Türkiye işgal edilecekse Türkiye’de, Hindistan işgal edilecekse Hindistan’da tarikat, cemaat veya mezhepler kuran İngilizler Pakistan coğrafyasında da boş durmamış, orada da kendisine müttefik olacak bir sapık ve onun izinde giden sapıklık hareketini meydana getirmiştir.

Bu sapıklık hareketi, Kadıyaniler, Ahmediler, Mirzailer veya Ahmedi hareketi olarak anılıyor.

“Kadıyanilik, Mirza Gulam Ahmet adında bir deli tarafından 19.yy’ın sonlarında Pencap bölgesine bağlı Kadıyan’da kurulmuştur. Hem mirza hem de gulam sıfatlarını adının önünde taşıyan bu deli, öğrenimini Kadıyan’da tamamladıktan sonra Sialkot bölge mahkemesi memuru olarak çalışıyor. Bu dönemde hem Hristiyan Papazlarla, hem Müslümanlarla, hem Hindularla içli dışlı oluyor. Kendinin beyi kendinin kölesi deli Ahmet’in görüşleri tam olarak bu zamanda oluşuyor. O da dinlerarası diyalogçular gibi kendi kendine sentez yapıyor. Yazıda bu sentezinden ve bizdeki şarlatanlarla olan benzerliklerinden bahsedeceğim.

Bir noktaya dikkat kesilmenizi rica edeceğim.

1857’de İngilizlere karşı başarısızlıkla sonuçlanacak Sipahi ayaklanması çıkıyor. İngilizler bu ayaklanmayı büyük bir zulüm uygulayarak bastırıyor ve Müslümanlar ağır kayıplar veriyor. Bu zulmün de etkisiyle Müslümanlar mesih ve mehdi beklentisi içine giriyor. 1877-1878’de Mirza Gulam Ahmet de Kadıyan’ın yerel gazetelerinde yazılar yazmaya başlıyor. Zulme uğrayan mazlum Müslümanlar da Mirza Gulam Ahmet Kadıyani’ye sığınıyor.

Düştü mü garibanlar bizim delinin kucağına?

Mirza Gulam Ahmet Kadıyani’nin kendisine ümitle sığınanlara öğrettiği ilk şey şu oluyor: “Bu kaderdir. Yenilgiyi ve zulmü kabullenin. Baş kaldırmayın.”

Hayda…

Mirza Gulam Ahmet Kadıyani, kendini diğerlerinin aksine sadece mesih veya sadece mehdi değil, hem mesih hem de mehdi ilan etmiş birisidir. Aynı zamanda Hinduların kutsal saydığı ve Mahbrata destanlarında da geçen Krişna’nın da kendisi olduğunu iddia etmitşir. Krişna, destana göre köyünün kadınlarıyla birlikte olan bir şahıstır. Bugün bizdeki türbeciler gibi Hindu kadınları Krişna’dan koca istemek için dua ederler.

Bizim deli her masaya çıkıp oynamış yani…

Mesih “vadolunmuş” (El mesihu’l-mev’ud), mehdi “beklenen” (El mehdiyu’l-muntazar) olarak tanımlanır. Vadolunmuş ve beklenen şahsiyete bak… Oysa Müslümanlara göre bunlar atlarına binip yenilmez bir orduya komuta edecekti. Ama ne oldu? İkisi bir bedende birleşip “İşgali ve yenilgiyi kabul et!” diye fetva verdi. Ne yazık ki bu fetvaya uyanların sayısı tüm dünyada 2-10 milyon arasında verilmektedir.”

Şimdi gelelim Mirza Gulam Ahmed delisinin zırvalarına…

Ben, bu hükümetin (İngilizler) gerçek dostu olan bir ailedenim. Babam Mirza Gulam Murtaza hükümetin nazarında sadık bir dost idi. Valinin konağında yeri vardı. Babam 1857 savaşında gücünün üzerinde hükümete yardım etmişti. Yani elli kişiyi elli at ile birlikte tam isyan vaktinde İngilizlere yardım için göndermişti. Büyük abim Murtaza Mirza Gulam Kadir de zamanında İngilizlere yardım etmiş ve İngilizlerin safında savaşmıştır. (Kitabu’l-Beriyye, sf.2)”

Hindistan ve Pencap’ın muhtelif yerlerinde Allah’ın fazlı ile sayıları yüz binleri bulan cemaatime 26 yıldan beri sözlü ve yazılı olarak zihinlerine yerleştirmeye çalıştığım şeyi iyice hafızalarına yerleştirmelerini ısrarla nasihat ediyorum. Yani İngiliz hükümetine tam itaat edin. Çünkü bu hükümet bizim iyiliğimizi isteyen bir hükümettir. Onun himayesinde bizim fırkamız birkaç yıl içinde yüz binlere ulaştı. Dahası bu hükümetin iyiliği sayesinde biz zalimlerin pençesinden kurtulduk. İngiliz hükümetinin bu iş için seçilmesi Allah Teala’nın hikmeti ve maslahatıdır. Siz Osmanlı Devletine bağlı kalarak veya Mekke ve Medine’de kendi evinizi yaparak kötü insanların saldırılarından kurtulabileceğinizi düşünebilir misiniz? Hayır, asla hayır. Belki bir haftada kılıçla lime lime doğranırdınız. Bir düşünün, eğer bu hükümetin gölgesi dışına çıkarsanız bir daha nereye sığınacaksınız? Sizi koruması altına alacak bir saltanat adı verin bana. İslam devletlerinin her biri sizi katletmek için diş bilemekte. Çünkü onların nazarında sizler kafir ve mürtedsiniz. Öyleyse Allah’ın bu nimetinin kadrini bilin ve kesinlikle bilin ki Allah sizin iyiliğiniz için İngilizleri bu ülkeye hakim kılmıştır ve bu hükümete bir afet gelirse, o afet sizi de yok edecektir. İnsanların kafir dedikleri İngilizler sizi o kanlı düşmanlarınızdan korurlar. İngilizlerin kılıçlarının korkusuyla siz katledilmekten kurtuldunuz. Başka bir devletin gölgesinde biraz kalın da görün size nasıl davranılıyor! Şu halde İngiliz hükümeti sizin için bir rahmettir, bir berekettir.Allah tarafından sizin siperinizdir. Öyleyse can u gönülden bu siperin kadrini bilin.” (Cemaatim İçin Gerekli Nasihat, 7 Mayıs 1907)

Ömrümün büyük kısmı İngiliz iktidarını teyit ve himaye ile geçmiştir. Dahası ben bu cihadın yasaklığına ve İngilizlere itaate dair o kadar çok kitap yazdım ki eğer bunlar biraraya getirilse 50 dolap onlarla dolabilir. Ben bu kitabı bütün Arap ülkelerine, Kabil ve Rum’a kadar ulaştırdım. Daima, Müslümanların İngiliz hükümetinin gerçek dostu olmaları, mehdi ve mesih gibi asılsız rivayetlerle ahmakların kalplerini bozan cihada sevk edici meselelerin gönüllerden silinmesi için çalıştım. (Tiryaku’l-Kulub, sf.15)

“Kısacası ben savaş meydanlarını kızıştırmak için ortaya çıkmadım. Bilakis önce mesih gibi barış ve dostluk kapısını açmak için ortaya çıktım. Eğer barış ve dostluğun temelleri arada olmasa, yaptığımız bütün şeylerfuzuli ve bunlara iman etmek de fuzulidir. (Tiryaku’l-Kulub, sf.335)”

“Benim dini anlayışıma göre İslam iki kısımdır. Birincisi Allah’a itaat etmek, diğeri ise güveni sağlayan ve zalimlerin elinden gölgesine sığındıran iktidara itaat etmektir ki bu da İngiliz hükümetidir. (İştihar Government ki Teveccüh ke Layık, sf.3)”

“Ben bu cömert hükümete karşı cihadın doğru olmadığını, bunun aksine samimi bir kalple her Müslümanın itaat etmesinin farz olduğunu içeren Arapça, Farsça ve Urduca pek çok kitap yazdım. Nitekim ben kitapları büyük masraflarla bastırıp İslam ülkelerine ulaştırdım ve biliyorum ki o ülkelerde de bu kitapların büyük etkisi oldu. Benim müridim olan kimseler kalplerinde bu hükümete karşı gerçek iyilik duygularıyla dolu kimselerden oluşan bir cemaat oluşturmaktadırlar. Onlar ahlaken yüksek derecededirler ve öyle sanıyorum ki onların hepsi bu ülke için bereket kaynağıdırlar ve hükümet için canlarını verirler. (Tebliğ-i Risalet, VI, sf.65)”

“İngiliz hükümeti için yaptığım hizmeler şunlardır: Ben İngiliz hükümetinin Müslümanların dostu olduğu konusunda beş bine yakın kitap, dergi ve ilanı bastırıp Hindistan ve İslam ülkelerine dağıttırdım. Bunun için her Müslümanın bu hükümete samimi bir şekilde itaat etmesi ve bu zenginliğe gönülden şükredip duacı olması üzerine farzdır. Ben bu kitapları çeşitli dillerde yani Urduca, Farsça, Arapça olarak telif ederek bütün İslam ülkelerine dağıttırdım. O kadar İslamiyet’in iki mukaddes şehri Mekke ve Medine’de de yayımlattım. Ayrıca İstanbul, Şam, Mısır, Kabil ve Afganistan’ın çeşitli şehirlerinde mümkün olduğunca yayımlandı. Neticede yüz binlerce insan cahil mollaların verdiği eğitim neticesinde kalplere yerleşen cihad ile ilgili o galiz düşüncelerini bıraktı. Ben İngiliz Hindistan’ında yaşayan Müslümanların arasında benzerini kimsenin yapmadığı bir iş yaptım ve bununla gurur duyuyorum. (Sitare-i Kayser, sf.3)”

“Ben şu hususu da kabul ediyorum ki bazı papaz ve misyonerler son derece sert yazılar yazdılar ve haddi aştılar. Özellikle Ludhiyana’da yayımlanmakta olan Nur Efşan isimli Hristiyanlık propogandası yapan bir dergide son derece çirkin yazılar yayımlandı. Dergimiz yazarları peygamberimiz hakkında böylesi kelimeler kullandılar… Ben yazılan bu şeyleri okuyunca bunların Allah göstermesin heyecanlı bir kavim olan Müslümanların gönüllerinde galeyana getirmesinden endişe duydum. Nitekim onların bu kızgınlıklarını gidermek ve bu genel öfkeyi bastırmak için iyi niyetle bu yazılara karşı bir ölçüde sert cevaplar vermeyi uygun gördüm. Ta ki öfkeli insanların öfkesi dinsin ve ülkede isyan çıkmasın. (Tiryaku’l-Kulub, sf.31)”

“Şu anda ülkenin önünde duran en önemli soru Hint Müslümanlarında milliyetçilik duygusunun nasıl yaratılacağı sorusudur. Onlarla bazen pazarlık ve anlaşma yapıyoruz, bazen de ayartarak kendi saflarımıza katmaya çalışıyoruz. Ancak hiçbir tedbir işe yaramıyor. Hint Müslümanları kendilerini ayrı bir ulus olarak görmekte ve gece gündüz Arap’ın türküsünü çalmaktadırlar. Eğer ellerinden gelirse, Hindistan’a bile Arabistan adını verecekler. Bu karanlık ve ümitsizlik ortamında Hindistan milliyetçileri ve vatanperverleri için bir tek ümit ışığı görülmektedir ve o ümit ışığı da Ahmedilerin başlattığı harekettir. Ne kadar Müslüman Ahmedilik tarafına yönelirse, onlar Kadıyan’ı kendi Mekkeleri olarak görmeye başlayacaklar ve sonunda Hint milliyetçisi olacaklardır. Müslümanlar arasında Ahmedilik hareketini geliştirmek bizzat Arap kültürünü ve Pan-İslamizmi ortadan kaldırabilir. Gelin biz Ahmedilik hareketini ulusal bir gözle inceleyelim… Ben Mirza Gulam Ahmed’in davetinin doğruluğu veya batıllığı üzerinde durmaksızın sadece Mirzai Müslüman olmakla Müslümanlarda nasıl bir değişiklik meydana geleceği hususunu ortaya koymak istiyorum. Ahmedi bir Müslüman akidesi şudur:

Allah zaman zaman insanlara rehberlik etmesi için kendi peygamberinin dönemi olan bir insan yaratır.

Araplar ahlaken çöktükleri bir dönemde Allah içlerinden Muhammed’i peygamber olarak gönderdi.

Muhammed’ten sonra Allah bir peygamber gönderme ihtiyacı hissetti. Nitekim bunun için Müslümanlara rehberlik etmek üzere Mirza Gulam Ahmed’i gönderdi.

Milliyetçi kardeşlerim bu inançlarla Hint milliyetçiliğinin ne alakası var, diye soracaklardır. Buna cevabım şudur: Nasıl ki bir Müslüman Hindu olunca Ram Kırşan, Veyd, Gita ve Ramain’e olan inancı yön değiştirip Kur’an’a ve Arap topraklarına intikal ediyorsa, aynı şekilde bir Müslümanın Ahmedi olması durumunda bakış açısı değişecek ve Muhammed’e olan inancı azalacaktır. Buna ilaveten onun hilafet merkezi daha önce Arabistan ve Osmanlı iken şimdi Kadıyan olacak ve Mekke ve Medine onun için geleneksel kutsal yerler olarak kalacaktır.

İster Arabistan, ister Osmanlı, ister İran, dünyanın neresinde olursa olsun bir Ahmedi manevi dayanak için Kadıyan’a yönelmektedir. Çünkü Kadıyan toprakları onun için bir kurtuluş zeminidir. İşte bunda Hindistan’ın fazilet sırrı gizlidir. Her Ahmedi’nin kalbinde Hindistan için sevgi olacaktır. Çünkü Kadıyan Hindistan’dadır. Mirza Gulam Ahmed de Hindistanlıdır. Ayrıca bu gruba rehberlik eden ne kadar halife varsa, hepsi Hindistanlıdır. Bir tek bu sebepledir ki Müslümanlar Kadıyanilik hareketine şüphe ile bakmaktadırlar. Onlar biliyorlar ki Ahmedilik Arap kültürünün ve İslam’ın düşmanıdır. Zaten hilafet hareketi esnasında da Ahmediler Müslümanların yanında yer almamışlardı. Çünkü onlar hilafeti Osmanlı veya Arabistan topraklarında kurmak yerine Kadıyan’da kurmak istiyorlar. Bu husus her zaman Pan-İslamizm ve Pan-Arabizm rüyası gören sıradan Müslümanlar için ne kadar ümitsizliğe düşürücü ise, bir Hint milliyetçisi için o kadar mutluluk sebebidir.”

“Mesih’in zuhurundan sonra Osmanlı Devleti biraz zayıflayacak… Arabistan’ın bazı kesimlerinde yeni devletler ortaya çıkacak. Bu alametler mesih-i mevud’un alametleridir. Düşünmesi gereken düşünsün. (Nişani Asmani, Rabva, sf.2)”

“Bir diğer yazısında ise şunları yazmıştır: “Bana göre tazime, teşekküre ve itaate layık olan İngiliz hükümetidir… Zira ben onun sağladığı güven ve huzur ortamında bu ilahi işi yerine getirmekteyim. Osmanlı Devleti bugünlerde karanlıklar içindedir ve yaptıklarının cezasını çekmektedir. Onun gölgesinde kalarak herhangi bir iyilik yapmak mümkün değildir. Ben bazı işaretlerde Osmanlı Devletinin Allah nezdinde bazı yönlerden kusurlu olduğunu vurgulamıştım. Allah gerçek takvayı, ibadeti ve insanoğlunun iyiliğini istemektedir. Ancak Osmanlı’nın mevcut hali kötülüğü istiyor.” (Tebliğ-i Risalet, VIII, sf.5)1

Her şey ortada… Bir tek Nurcular, Said-i Nursi ve Kadıyaniler, Mirza Gulam Ahmed birbirine benzemiyor… Said-i Nursi’nin tüm eserlerinde anlattığı fikirlerin Hindistan versiyonudur bunlar…

Hepsi aynı. Amaç aynı, yöntem aynı, piyon aynı, fikir aynı, patron aynı, düşman aynı…

1Alıntılar için bknz. BULGUR, Durmuş, Kadıyanilik“, Şarkiyat Mecmuası, Yıl: 2008, Sayı: 13, İstanbul.

Ruşen Köroğlu
Ruşen Köroğlu

Ruşen Köroğlu Son Yazıları (Hepsi)

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.