dalkavuklargecesi

Dalkavuklar Gecesi Üzerine Bir İnceleme

Dalkavuklar Gecesi 28 Mayıs 1941 günü yazımı biten, roman türünde bir hiciv eseridir.[1] Kitabın isminden de anlaşılacağı üzere ‘dalkavukluğu’ konu alan bir eserdir. Kitap Atatürk’ün çevresinde, Atatürk’e dalkavukluk eden kişileri eleştirmek için yazılmıştır. Bu dalkavuklukta bulunan kişiler, hatalarda bulunmuşlar, bir grup kimsenin de hayatına olumsuz etki etmişlerdir. Ayrıca ilmi açıdan tartışılması gereken konuları şahsileştirerek çalışmalar yanlış yönetilmiş, bir süre gerçek olmayan şeylere gerçek gözüyle bakılmıştır. Ayrıca bu dalkavuklukta bulunan kişiler çeşitli yerlerde göreve gelince kurumlarda olumsuz etkiler meydana gelmiştir. Reşit Galip’in bakan olduğunda ilk iş olarak Atsız’ı üniversiteden atması[2] ve Zeki Velidi’nin tezin yanlışlığını belirtmesiyle ülkeden gitmek zorunda kalması[3] bu duruma en büyük örneklerdir.

Dalkavuklar Gecesi eseri, Türk tarih tezi olayında en üst seviyeye çıkan dalkavukluğu eleştirmek, yapılan şeyleri sembolik olarak anlatmak için, yazılmış kısa bir eserdir.

Atsız ismini kötülemek, küçük düşürmek isteyen kimseler ona birçok yerden saldırmaktadır. Bu durumun gerçekliğine tarafsız bir gözle bakılırsa söylenenlerin hepsinin çarpıtılarak, ek anlamlar yüklenerek vs. gibi durumlar olduğu görülecektir. Bir yazarın yazdığı veya söylediği herhangi bir cümleye olumlu veya olumsuz ek anlam yüklemek ahlaksızlıktır. Kendi düşüncelerinizi, kendi kimliğiniz üzerinden söyleyebilirsiniz. Ancak bir yazarın söylemediği şeyleri, söylemiş gibi davranmak akıl ve mantığa da sığmaz.

Dalkavuklar Gecesi romanı, Atsız’a karşı kullanılan çarpıtmaların kaynağından biridir. Sırf şimdi değil, Atsız yaşadığı dönemde de bu konu ile ilgili konulara, muhatap olmak durumunda kalmıştır. Basın bu kitabı kullanarak Atsız’ı koyu Atatürk düşmanı gösterdiği için bu kitap ile ilgili Atsız’a sorular yöneltilmiştir. Hatta 1944 davasında Atsız’ın avukatlığını üstlenen kişi, basından duyduğu Dalkavuklar Gecesi eserinden haberdar olması sonucu Atsız’ın avukatlığını bırakmıştır. Bu kişi Hamit Şevket İnce’dir.[4]

Atsız mahkemede bu konu kısaca bahsedildiğinde, kısaca yeterli bir cevap vermiştir ve herhangi bir suç olmadığı için bir ceza ile karşılaşmamıştır. Mahkemede bile çok kısa geçen bu konunun mahkeme sonrasında veya mahkeme öncesi dönemde gündeme gelmesini Atsız muhatap almamıştır.

Ancak Atatürk düşmanları ile Kemalist ve Atatürkçü geçinenler bu eseri birçok kere kullanmışlardır. Ancak Atsız hiçbir zaman kendini savunmak zorunda hissetmemiştir. Çünkü o kendi niyetinden emindi. Ancak art niyetlilerin bu kadar uzun yıllarca bunu kullanacağını, temcit pilavı gibi sürekli bu konuya döneceklerini muhtemelen tahmin etmemişti.

Elbette bu kesimlerin iddialarının hepsi yüzeysel ve temelsiz olduğu için, hiçbir detaylı açıklaması yoktur. Zaten kısa bir eser olduğu için ciddi bir detaylı inceleme, yalancıların yalan ve palavralarını ortaya dökecektir.

Bu konuda incelemeye başlamadan önceki söylenecek en önemli şey şudur;

Bu kitap gerçek ve kurgunun karışımı olarak yazılmıştır. Çoğunluk oranda kurgudur. Ancak gerçekte olan olayları eleştirmek için yazıldığı için, içinde yaşanmış olayların sembolik anlatımları bulunmaktadır. Bu kitabı öne sürenlerin yaptığı ortak yanlış veya kasıtlı çarpıtma şudur; kurguların, gerçek ile bağlantısı olduğu için kurguları da gerçek saymışlardır.

Ancak kurgular da gerçek olsaydı, bu bir roman değil, direkt olarak eleştiri yazısı olurdu. Ayrıca Atsız’ın eleştirmek için esere koyduğu karakterler, hikâyede kurgu gereği birçok şey yapmaktadır. Atsız’ın eleştirmek için esere koyduğu karakterin, kurgu olarak anlatılan olay örgüsü hangi akla, mantığa ve vicdana sığınılarak gerçekmiş gibi gösteriliyor?

Böyle bir şey akla ve mantığa sığar mı?

Bu tamamen eserde yazanların bazı kişiler tarafından eğilip bükülmesiyle çıkartılan anlamlardır. Bu anlamlar çıkartan kişiye aittir. Eserde böyle bir anlam olmadığı için Atsız’ı mantıksız eleştirilere tutmak yersizdir. Çünkü çok ince bir nokta var. Eklenen ‘ek’ anlamlar, yazara değil ekleyen kişiye aittir. O yüzden yazan kişi sorumlu tutulamaz.

Bu eser üzerinden konu Atatürk üzerine çekilerek saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırılar genellikle eserde geçen kralın, Atatürk olduğunu söylemektedir. Böylece Atsız’ın Atatürk’e hakaret ve eleştiri getirdiği düşünülmektedir.

Gerçekte kıralın Atatürk olmadığı çok açık ve belirgindir. Ancak vicdanı körelmiş, aklını ve mantığını pazara düşürmüş kişiler, çok basit olan bazı şeyleri anlamak istememektedirler.

Dalkavukluk kavramı nedir? Dalkavukluk, “dalkavuk olma durumu”[5] dur. Peki, dalkavuk kelimesinin kelime anlamı nedir?

“Çıkar ve yarar beklediği ya da kendisinden çıkar sağladığı kimselere, makamca, durumca büyüklere karşı saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse.”[6]

Yani kavram gereği dalkavuk kimse, dalkavuk olabilmesi için birisine yaranmaya çalışması gerekmektedir. Peki, dalkavukların eleştirileceği bir eserde, dalkavukluk kavramı olması için, dalkavukluğun yapılacağı bir yönetici ihtiyacı doğmuyor mu?

Tabii ki de dalkavukların eleştirilebilmesi için, dalkavukluklarını yapacağı birisi olması gerekmektedir. Ancak burada da aslında basit olan ama çoğu zaman niyetten kaynaklanan bir yanlış anlaşılma var. Atsız, Atatürk’e dalkavukluk edenleri eleştiriyor, Atatürk’ü değil. Dolayısıyla eserde tabii ki Atatürk’e dalkavukluk edenler yazacaktır. Zaten kitap bunu eleştirilmek için kaleme alınmıştır.

Dalkavukluk Atatürk’e yapıldığı için, kitapta da bu bağlantı kurulabileceğinden ya da art niyetle Atatürk’e bağlanabileceğinden Atsız, aslında karakterin Atatürk olmadığını anlatan betimlemeler yapıyor. Ayrıca mahkeme savunmasında kendisine sorulduğunda Atatürk olmadığını net biçimde ifade ediyor. [7]

İfade edildiği gibi kıralın Atatürk olmadığı net bir şekilde okuyucuya, yorumlayıcıya anlatılmak istendiği açıktır.

Çünkü eser, kralın yani Subbiluliyuma’nın oğlunun doğmasıyla başlar.

İlk satırdan, eserin girişinin en başından bu bilgilerin verilmesi çok anlamlıdır. Çünkü kurgu gereği oluşturulan kral, bir evlada sahiptir. Eserdeki bazı kişilerin gerçekten esinlenildiğini biliyoruz. Atsız bunu savunmasında da ifade etmiştir zaten.

Ancak denildiği gibi kıral Atatürk olsaydı, Atsız eseri kıralın oğlunun doğmasıyla başlatır mıydı? Eserin geneline bakıldığında aslında bu çok gereksiz bir bilgidir. Eserde kıralın oğlunun başka yerde bahsi geçmemektedir. Peki, bu gereksiz sayılabilen giriş niye yapılmıştır?

Tabii ki de kıralın konuyla alakası olmayan Atatürk üzerine çekilmemesi için yapılmıştır. Konunun Atatürk ile bağlantısı olduğu çok açıktır. Atatürk’e edilen dalkavukluklar anlatılıyor neticede.

Böyle bir esere bu şekil bir giriş yapılması, kısaca kıralın Atatürk ile alakası olmadığını en baştan anlatmak gayesi gütmektedir. Ayrıca bu giriş, eserin tamamı incelendiğinde gereksiz sayılabilecek bir paragraftır.

Aslında fazlasıyla gereklidir. Atatürk’e dalkavukluk yapanlar, sadece onun hayatı ile sınırlı değildi. Atatürk vefat ettikten sonra kıraldan çok kıralcı olanlar, onun isminin arkasına sığınanlar olmuştur. O yüzden Atsız yazdığı bu edebi eserinde, kıralın Atatürk sanılmaması için o gereksiz görülebilecek giriş paragrafını yazmıştır.

Kıralın Atatürk olmadığını anlatmak veya konuyu ona çekmek isteyenlere Atsız en başından izin vermemek için giriş paragrafını böyle yazmayı gerekli bulmuştur.

Bu eserde bazı karakterlerin, isminin veya soy isminin tersten yazılmasıyla kitaba konulduğu bilinmektedir. Tüm karakterler için bu tersten yazma durumu söz konusu olmadığı gibi sadece bazı karakterler için bu geçerlidir. Bu karakterlerin de ortak noktası Atsız tarafından eleştirilmesidir.

Peki, Atatürk eleştiriliyor ise Subbiluliyuma isminin neresinden Atatürk yahut Mustafa veyahut Kemal kelimesi çıkmaktadır? Böylece kıral karakterini Atatürk ile bağdaştırmak zoraki bir tutumdur.

Aynı şekilde eserde geçen başkomutan Tutaşil için de bu geçerlidir. İsminin ters çevrilmesinden, harflerin yerlerinin değişmesinden manalı bir isim çıkmamaktadır. Bu karakter Fevzi Çakmak ismini andırsa da hakkında bir eleştiri olmadığı için değerlendirmeye gerek yoktur.

Atsız eserin devamında kral ile ilgili yüz tasviri vermektedir. Bunlar Subbiluliyuma’nın kocaman burun ve şaşı gözü olmasıdır. Burada Atatürk’ün göz durumu ile ilgili yarım yamalak bilgisi olanlar, hemen kıralı Atatürk’e benzetmektedir.

Atatürk’ün binlerce fotoğrafı elimizdedir. Atatürk’ün burnu gayet normal ölçülere sahiptir. Ancak eserde kıral büyük burunlu olarak anlatılmaktadır. Asıl önemli kısım göz ile ilgili olan bilgidir.

Atatürk şaşı değildi. Atatürk’ün sahip olduğu göz durumu ‘şehla’ olarak tanımlanmaktadır.

Şehla; kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)[8] olarak tanımlanmaktadır.

Şaşı kelimesinin tanımı daha farklıdır.

“Birbirine paralel görme ekseni olmayan (göz veya kimse)”[9]

Atatürk’ün göz ile ilgili durumu Libya’daki görevi esnasında olmuştur. Sol gözüne harabeler arasında yıkılan bir sütundan fırlayan kireçli bir taş parçası şiddetle çarpmıştı. O yüzden Atatürk’ün sol gözü şehladır. Şaşı olarak ifade edilen tıbbi bir durum yoktur. Kahramanca savaşırken zarar görmüştür.[10]

Şehla ile şaşı farkını bilmeyenler, yarım yamalak uydurmalar ile bu eserdeki kıralı Atatürk yapmaya çalışmaktadırlar. Görüldüğü gibi gerçek öyle değildir.

Kıral, şaşı ve büyük burunludur. Bu komik bir görüntü oluştursun diye bu şekilde seçilmiş olmalıdır.

Esere herhangi bir müdahale veya çarpıtılma söz konusu olmadığında, konunun Atatürk ile alakası olmadığı çok açıktır.

Ayrıca Atatürk kırallık yani monarşi karşıtı idi. Kırallığın uygulamalarını beğenmediği için Cumhuriyet’i kurdu. Ancak eserde bir kıral söz konusudur. Bu kıral, kıral olması nedeniyle kırallık uygulamalarını devam ettirmek durumundadır. Çünkü kıralların haremi olması, birçok kadını eş alması o yönetimin anlayışına göre doğrudur. İlerleyen sayfalarda kıralın yaptığı hareketler, kıral olmaktan dolayı gelen kurgular, Atatürk’e edilen hakaretmiş gibi gösteriliyor.

Atatürk’ün bu kırallık uygulamalarının hiçbirini yapmadığını bütün dünya bilmektedir.

Kurgu gereği kıral olduğu için kıral gibi davranan karakterin davranışlarının Atatürk’e söylendiğini düşünmek, savunmak ahlaksızlık olur.

***

Şimdi ise eleştirilen isimlerin, eserde nasıl geçtiğine değinelim. Daha doğrusu bu kişilerin, gerçekteki kişilerle nasıl bağdaştığından bahsedelim.

Filozof İlanasam: İsmini tersten okuduğumuzda ‘masanali’ şeklinde bir ifade ile karşılaşıyoruz. Bunun Hasan Ali ismi olduğunu tahmin etmek güç değildir.

Bu karakterin betimlemesinde kullanılan bir diğer ayrıntı, İlanasam’ın filozof olması ancak edebiyat ile uğraşmasıdır. Bilindiği gibi Hasan Ali Yücel, Felsefe Bölümü mezunudur ve edebiyat ile ilgilidir. Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış isminde bir kitap yazmıştır. Atsız bu kitapta bulunan on sekiz fahiş hatayı ispatlamıştır.[11] Bir diğer ayrıntı ise İlanasam’ın, kalın kaşlı olmasıdır. Bilindiği gibi Hasan Ali, kalın kaşlara sahiptir.

Cüce İrdas: İsminin tersten okunması ile ‘sadri’ ifadesi çıkmaktadır. Akla Sadri Maksudi Arsal gelebilir. Ancak Cüce İrdas şairdir ama Sadri Maksudi öyle değildir. Cüce İrdas için verilen ayrıntılar cüce ve şişman olduğudur. Bu da Sadri Maksudi ile uyuşmuyor. Zaten Sadri Maksudi, İduskam karakteri ile anlatılmıştır.

Görüldüğü gibi bu kurgu bir karakterdir. Aynı zamanda isminin tersten okunmasıyla bir isim ortaya çıkmaktadır. Ancak bu isim gerçekte yaşayan kimseyi ifade etmemektedir. Anlaşıldığı üzere her karakter gerçek olmadığı gibi, ismi tersten okunan her kişi de bir kişiyi temsil etmemektedir.

Başhekim Ziza: Ziza ismi tersten okununca ‘Aziz’ ifadesi karşımıza çıkmaktadır. Bu kişinin Aziz Şevket Kansu olduğunu tahmin etmek de güç değildir. Aziz Şevket Kansu başhekimlik yapmasa da kendisi doktordur. Başhekim Ziza ile ilgili verilen bir diğer ayrıntı gözlerinin uzakları görmediğidir. Bilindiği gibi Aziz Şevket Kansu, gözlüklüdür. Başhekim Ziza ile ilgili verilen bir diğer ayrıntı Çingene olduğudur. Aziz Şevket Kansu, Edirne Kaleiçi doğumludur. Fakat Aziz Şevket’in babası Kastamonuludur. Aziz Şevket Kaleiçi’nde doğmuştur. Aslında Aziz Şevket Kansu çingene değildir. Ancak eserdeki karakterler birebir gerçek ile kopya olmadığından kurgu gereği böyle anlatılmıştır. Bu kurguya da Aziz Şevket’in doğduğu Kaleiçi semtinin çingene mahallesi olması sebep olmuştur.

İkeznini: İkeznini ismini tersten okuduğumuzda “ininzeki” ifadesi karşımıza çıkmaktadır. Bunun da Zeki Velidi Togan olduğunu anlamak da güç değildir. Kitapta İkeznini için verilen ayrıntılar Zeki Velidi için birebir örtüşmektedir. Ciddi, uysal yapısı, çok dil bilmesi, hafızasının kuvvetli olması gibi kişilik özellikleri Zeki Velidi ile uyuşmaktadır. Üstelik bilindiği gibi Zeki Velidi cesurca Türk Tarih Tezi’nin yanlış olduğunu kongrede söylemiştir. Bu yüzden kendisine büyük tepkiler gösterilmiş ve maalesef ülkeden gitmek zorunda kalmıştır. Kurgu romanda geçen İkeznini’nin tanrıların verdiği sanılan suyun şarap olduğunu anlatması ve bu yüzden dövülüp ülkeden çıkmak zorunda kalması gerçekle uyuşmaktadır.

Zaten Atsız’ın yazdığı kitabın konusu budur. Türk Tarih Tezi’ni bilgi ve ilim çerçevesinde değerlendirip yanlış olduğunu söyleyen Zeki Velidi’ye karşılık, Atatürk’e dalkavukluk eden kişilerin cehalet içerisinde bu tezi savunmasıdır.

Yamzu: Bu ismin tersten okunması ile “Uzmay” ifadesi ortaya çıkmaktadır. Uzmay, Afet İnan’ın kızlık soyadıdır. Eserde Yamzu’ya ait verilen tasvirler, yuvarlak yüz, uzun saç ve ayı balığı gövde ifadeleridir. Afet İnan’ın resimlerinden de anlaşılacağı üzere bu tarif Afet İnan’a uymaktadır. Ancak şöyle de bir durum vardır ki Afet İnan’ın elimizdeki bütün resimlerinde kısa saçlıdır. Büyük bir resim arşivi taramama rağmen Afet İnan’ın uzun saçlı bir resmine rastlamadım. Kendisinin hazırladığı kitaba koyduğu resimlerde de hep kısa saçlıdır. (Bknz: Atatürk’ten Mektuplar kitabı, resim bölümü).

Burada çok ince ve basit bir nokta vardır. Bu nokta kişilerin tarifine çoğunlukla uyan ama birkaç noktada da uymayan tasvirlerdir. Bu demek oluyor ki, karakterler belli olsun diye tasvirler yapılmıştır. Roman eseri yazıldığı için de kurgu tabii ki kullanılmıştır. Yani gerçekte olan bir kişinin olmayan bir özelliğinin söylenmesi, eserde gerçek ile kurgunun birlikte bulunduğunu anlatmaktadır.

Bu durum bize şunu söylemektedir. Eserdeki sembolik anlatılan gerçek şahısların kurgu hikâyeleri, gerçek gibi sayılamaz! Çünkü tamamen birebir gerçeğin kopyası değildir. Fiziksel özelliklerde bu ayrıntının verilmesi, anlatılan olay örgüsünün tamamen gerçeğe çekilmemesi içindir.

İduskam: Bu ismin tersten okunması ile karşımıza “maksudi” ifadesi çıkmaktadır. Bu karakterin Sadri Maksudi Arsal olduğunu tahmin etmek güç değildir. İduskam’a ait pek bir tasvir yapılmamıştır. Rahip olarak bahsedilmesinin sebebi Kazan’da medresede eğitim almasından olabilir. Bu o yöre için doğal bir durumdur. Sadri Maksudi asıl olarak Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuştur. Üniversite de ise Hukuk Bölümü’nden mezun olmuştur. Burada bir kere daha anlaşıldığı gibi eserde eleştiri isteğinden dolayı gerçeklik mevcuttur, ancak bu karakterlerin üzerine kurgu şeyler inşa edilmiştir. Yukarıda da değinildiği gibi burada kurgu içinde yazılmış şeylerin, gerçeklik ile bağlantısı var diye gerçek olaylar olarak değerlendirilmemesi gerekir.

Romanda kişiler tanıtıldıktan sonra Kurultay[12] bölümü gelmektedir. Bu bölümün içinde de karakter tanıtılmıştır örnek Yamzu ile İduskam karakteridir.

Bu kurultay bölümü, Türk Tarih Tezi Kongresi’nin sembolik anlatımıdır. Esas eleştiriye konu olan olayın işlendiği yer burasıdır.

Eserde kurultay kıralın bir konuşması ile açılır. Konuşmanın son iki cümlesi durumun neden böyle olduğunu özetleyecektir.

“…(Kızıl su bahsedilerek) Ben bunu tanrılardan kalma bir şey olacağını sanıyorum, bunun tanrılardan atalarıma yadigâr edilmiş bir su olduğunu ispat ederseniz sizi mükâfatlandıracağım. O zaman hazinemin kapısı sizlere açılacaktır.”

Bu Türk Tarih Tezi’nin ortaya atılmasıyla benzeşir. Atatürk okuduğu eserlerden yola çıkarak böyle bir tarih tezi olabileceğini düşünmüştür. Bu durumun incelenmesi ve eleştirilmesi için çalışmalar yapmış ve yaptırtmıştır. Hatta bu konuda yazılan çalışmayı, ülkedeki ilim adamlarına eleştirmesi için dağıttırmıştır. Ancak ilk gelen raporlar, kıraldan çok kıralcı üslubuyla çalışmayı övmüştür. Bunun üzerine Atatürk, kitabı çok daha az sayıdaki kişiye dağıtarak eleştirilmesini istemiştir. [13]

Görüldüğü gibi Atatürk konunun incelenmesini ve araştırılmasını istemiştir. Ancak kıralcı zihniyet olayın ilmi çerçeveden çıkarak şahsileşmesini sağlamıştır. Ancak neticede bu tezin çok yanlış olduğu gün yüzüne çıkmıştır.

Eserde geçen kıralın kurultayı açma konuşması gerçekte yaşanmış tarih tezi olayının kurguya sunulmuş halidir. Burada belirtilmek istenen nokta, kıralın kendi düşüncesinin bilginler tarafından açıklanmasını istemesidir. Zaten kıralın Atatürk olmadığı çok açıkken, Atatürk bu tezin eleştirilmesini ve araştırılmasını istemiş, tezin yanlış olduğu anlaşılınca bu konu üzerinde ısrar etmemiştir. Böylece kıral ile zoraki bağdaştırılmak istenen Atatürk’ün uyuşmadığı bir kez daha göz önüne çıkıyor.

Eserde çeşitli ülkelerden gelmiş bilginler mevcuttur. Bunlardan Mısırlı Bilgin olarak tasvir edilen kişi kıralı tarif ederken “yakışıklı ve şehla gözlü” olarak tasvir ediyor. Bu tasvir aslında Atatürk’e uyuyor. Atatürk yakışıklı ve şehla gözlüdür. Ancak eseri burada kesip yorum yapmak vicdansızlık ve ahlaksızlık olur.

Eserin devamında kıralın en yakını olan ve onu çok iyi tanıyan başkomutan Tutaşil şöyle demektedir:

Dalkavukluğun bu kadarı da görülmemiştir. Herif bizim şaşı kıralı şehla gözlü yapıp çıktı. Korkarım ki kıral da buna inandı.”

Görüldüğü üzere tasvir edilen kıral gerçekte şehla gözlü değildir. Kırala en yakın olan ve ona dalkavukluk etmeyen tek kişi olan Tutaşil, söylenilenin gerçek olmadığını hemen devamında belirtmektedir.

Burada Atsız, Mısırlı Bilgin’in tasvirinin yanlış olduğunu vurgulaması, kıralın Atatürk olduğu iddiasından bir kere daha uzaklaştırmak için yapmış olduğu görülüyor.

Eserin Kurultay bölümünde Yamzu, kıralın gözdesi olarak ifade ediliyor. Bu karakterin Afet İnan ile uyuştuğunu yukarıda belirtmiştim.  Buradaki gözde ifadesi manevi evlat olarak yorumlanmamalıdır. Afet İnan sadece bir öğretmen iken, profesörlerin tartıştığı Tarih Tezi kongresine katılmıştır. Üstelik dünya çapında profesör olan Fuat Köprülü’ye ders vermeye kalkmıştır. Aynı şekilde bir halk partili vekil olan Reşit Galip’de dünya çapında bir profesör olan Zeki Velidi’yi hiçbir şey bilmemekle suçlamıştı.  Zeki Velidi’ye karşı yapılan ağır itham ve eleştirilere karşı Atatürk’ün herhangi bir müdahale gerçekleştirmediği için Zeki Velidi, Atatürk’e kırgındı.[14] Durumdan anlaşılacağı üzere yüksek bir ihtimal Atatürk bu durumdan haberdar edilmemiş olabilir. Yamzu karakterinin gözde olması, öğretmen iken bu kongreye katılmasından gelir.

Eserde geçen “…(Yamzu) Zaten kendisi de on gündür bilgin olmak için ders aldığından artık kendisinden üstün kimse olmadığı kanaatindeydi.” ifadesi de bir öğretmen olduğu halde karşısındaki bilgini eleştirmesi olayını anlatır.

Kurultay bölümünün sonunda İkeznini yani Zeki Velidi oradakilerin saldırısına uğrar ve fiziki darp edilir. Burada Ziza’nın kardeşi ikinci hekim Pilga karakterinin ismi geçer.

Pilga ismini tersten okuyunca ‘aglip’ ifadesi çıkmaktadır. Üstelik Aziz Şevket Kansu’nun böyle bir kardeşi yoktur. Kardeşlerinin ismi Nafi Atuf Kansu, Saibe Kansu, Müşfika Kansu’dur. Görüldüğü gibi eserde belirtilen erkek doktor olabilecek Nafi Atuf Kansu vardır. O da eğitimci ve siyasetçidir. Doktor değildir. Görüldüğü gibi eserde gerçek olan karaktere, gerçekte olmayan karakter kardeş olarak gösterilmiştir.

Niye Atsız’a eleştiri yöneltenler, Şevket Aziz Kansu’nun kayıp doktor kardeşi ile ilgili bir şey demiyor? Çünkü biliyorlar ki öyle bir kardeş yok, tamamen kurgu eseridir. Ancak Şevket Aziz Kansu gerçektir. Eserde gerçeklik bağlantılarından yola çıkarak kurgu olan olay örgüsünü gerçek diye göstermek, görüldüğü üzere ahlaksızlık ve akılsızlıktır.

Bu durumu hala mantığına sığdıran varsa kendisini Şevket Aziz Kansu’nun Aglip ismindeki hekim kardeşini bulmaya davet ediyorum! Kurgu olan karakteri nereden bulacakları ise tabii ki merak konusu…

Eserde geçen kızıl suya şarap denilmemesi kurgusu, Türk Tarih Tezi’nin doğru ve yanlış olma durumudur.  Şarap denilmesi kongre sonucu yasaklanmıştır. Bu ifade Türk Tarih Tezi kongresi esnası ve sonrasında tezin yanlış olduğunu düşünülmesine fırsat verilmemeyi aktarmaktadır.

Eserde geçtiği gibi herkesin üzüm suyuna şarap demeye devam etmesi, aslında bu tezin yanlış olduğunun bilinip ses çıkarılmaması durumunu anlatmaktadır.

Eserin devamındaki bölüm Kahin Şilka diye devam etmektedir. Şilka isminin tersten okunması ile bir isim çıkmıyor. Üstelik eserde Şilka’nın eski hâkim olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte Şilka’nın çocuğunun adı Murya olarak geçiyor. Şilka’nın karısının ismi de Tubişka’dır.

Tubişka ve Murya isminin tersinden de bir şey çıkmıyor. Ancak Murya ismi, harfleri yer değiştirerek ‘yamur’ ifadesine dönüşebiliyor. Bu da isminin tersten okunması ile değil, harflerin yerlerinin değişmesiyle oluyor. Bu yüzden Murya, Yağmur Atsız olarak kabul edilip, anne-babası da Atsız ile Bedriye hanım olarak görülüyor. Bunun tam olarak böyle olmadığını eserin biraz sonrasına bakarak anlayabiliriz.

Devamında Şilka mahkemeden ceza almaktadır. Bu üniversiteden atılmasını simgelemektedir. Çünkü şarap denilmesi yasak olduğu halde, şarap kelimesini oğlu Murya’ya öğretmiştir. Bu yüzden cezalandırılmıştır. Yani Atsız, Türk Tarih Tezi’nin yanlış olduğunu bilip, bunu etrafa söylediği ifade etmek istemiştir. Bir de Zeki Velidi Togan’a yöneltilen bu eleştirilere karşılık Atsız ve sekiz arkadaşı, Reşit Galip’e “Biz ise aksine Zeki Velidi’nin talebesi olmakla iftihar ederiz” diye telgraf çekmişlerdir.

Bunun sebebi Reşit Galip’in “Arkadaşlar; esefle ifade edeyim ki Zeki Velidi Bey’in Darülfünûn’daki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma şükrediyorum. ”[15]  ifadesini kullandığı içindir.

Ancak Atsız 1932 yılında Bedriye Hanım ile değil Mehpare Hanım ile evlidir ve hiç çocuğu yoktur. Ancak eseri yazdığı 1941 yılında Bedriye Hanım ile evlenmiştir ve Yağmur Atsız 2 yaşındadır. Bir kez daha görüldüğü gibi gerçek ile kurgu iç içedir. Buradan yola çıkarak Yağmur Atsız’ın 1932 yılında üç yaşında olduğunu iddia eden var mı? [16]

Ancak konu Atatürk ile alakalı benzeşecek bir şey oldu mu bu şekilde iddialar ediliyor. Üstelik kıralın Atatürk olmadığı birçok yerde net bir şekilde sabittir.

Üstelik Şilka tam olarak Atsız denemeyeceği açıktır. Gerçeğin üstüne kurgu yapılmıştır. Çünkü Atsız eski hâkim değildir. Ancak eserde Şilka, eski hâkim olarak geçiyor.

Eserin bu noktasında kralın yaveri olarak Sabba adlı bir karakter de geçiyor. Sabba, tersten okununca ‘Abbas’ ifadesi ortaya çıkıyor. Bu ismin Cevat Abbas Gürer olduğunu tahmin etmek zor değil. Cevat Abbas Gürer’de eleştirilen isimlerden. Zaten Sabba karakteri yaverlik mesleğine sahip. Cevat Abbas Gürer’de yaver idi.  Ancak yine de karakterler gerçeğin birebir aynısı olarak verilmiyor. Kurgu gereği gerçekte olmayan ayrıntılar veriliyor. Mesele Sabba’nın dilencinin oğlu olması gibi. Ancak Cevat Abbas’ın babası dilenci değildi. Sabba’ya kıral çiftlikler bağışlayarak zengin etmiştir. Zaten Cevat Abbas’ın gerçekte çiftlikleri yoktur. Konu yine Atatürk’e getirilmeye çalışılırsa ise, Atatürk vasiyet olarak çiftliklerini milletine hediye etmiştir. Görüldüğü gibi eserde oluşan karakterler her şeyden bağımsız bir özgünlüktedir. Sadece içerisine gerçeğin çeşnisi karıştırılarak eleştirilmektedir. Fakat burada kurgu olan yerleri, gerçek ile olan bağlantısından dolayı gerçekmiş gibi saymak nasıl bir zihniyet olabilir?

Eserin bu bölümünün sonu şaraba, şarap demenin artık yasak olmadığını belirterek bitiyor. Bu ifade ile Türk Tarih Tezi’nin yanlış olduğunun kabul edilmesi ifade edilmiştir.

Mevcut bölümün iki bölüm ilerisinde Sabba’nın kız kardeşi olduğundan bahsediliyor. Oradaki bir olay örgüsüne dayanarak Sabba, kız kardeşinin kıral tarafından yatak odasına aldığını söylüyor. Zaten Sabba’nın benzeştiği Cevat Abbas’ın bir kız kardeşi yoktur. Olayın kurgu olduğu ortadadır. Kıral, haremi gereği birçok prensese sahip olabilmektedir. Zorlama iddialar ile kıralın Atatürk olduğu ve birçok kadın ile yattığı ifade ediliyor.

Eserdeki kıralın Atatürk’ü temsil etmediği bellidir. Kıral da, kıral karakterinin manası gereği birçok hatuna sahip olabilmektedir. Bu tarihte yüzlerce kere görülmüş bir örnektir. Bu monarşinin bir uygulamasıdır. Atatürk monarşi karşıtı olduğu gibi bu uygulamaları da zaten hiç yapmadı. Ancak kurguda kullanılan kavram kıral olduğu için kıral gibi davranmaktadır. Mantık olarak böyle olması gayet doğaldır.

Sonraki bölümde şarabın içki olduğu betimlemelerle anlatılmaktadır. Kıralın şarabı çok içtiği belirtilmekle beraber, aslında bütün herkesin bu büyülü su sandıkları şeyi içtiği belirtilmektedir. Tüm halk ve tüm yönetim. Böylece sadece bir kişiye veya gruba özgü bir durum yoktur. Mahzende zehir sandıkları şey, insanı hoş eden ve güldüren bir su olunca, tüm herkes bunu tüketmeye başlamıştır.

Aynı şekilde kıralın içki masasına oturduğunda devletin işlerinin burada da konuşuldu ifade edilmektedir. Bu tarihte birçok hükümdarın kullandığı bir yöntemdir. Mesela ‘Baykara Meclisi’ ifadesi, Osmanlı zamanında deyim olarak kullanılmıştır. Bu deyim Hüseyin Baykara’dan gelmektedir. Tarihte kralların bu şekilde masa etrafında iş gördüğü de olmuştur. Görüldüğü gibi yine hükümdarlara ait bir özellik, kurguyla buluşturulmuştur. Evet, Atatürk’te yemek sofrasında devlet meseleleri ile ilgili tartışmalar yapmıştır. Ancak bunu yapan ilk kişi değildi. Tarihte hükümdarların bu şekilde meclislerle devlet işlerini konuştukları olmuştu. Kurguda kıral anlatıldığına göre, kıral olanların yaptığı örnek alınmıştır. Atatürk’ün değil. Atatürk olduğunun söylenmesi zorlama ve temelsiz bir iddiadır.

Aynı bölümde yeni vezir olarak Nidiba isimli bir karakter tanıtılıyor. İsim tersten okununca ‘Abidin’ ifadesi karşımıza çıkıyor. Ancak Atatürk’ün yakınında böyle isimli birisi olmamıştı. Yukarıda da altını çizerek ifade ettiğimiz gibi, kurgu gereği olmayan karakterler de üretilmiştir. Çünkü bu bir roman hiciv eseridir. Roman kurgulardan oluşur. Kimse kalkıp Atatürk’ün yakınında Abidin diye birini aramaz. Ama söz konusu ifadeler Atatürk’e çarpıtma ihtimali olunca, bazıları bilerek veya bilmeyerek bunu yapmaktadır.

Devamında Yamzu’nun kraliçe olma isteği ve kıral ile olan aşkı bahsedilmektedir. Bilindiği üzere Yamzu kıralın gözdesidir. Sarayda kıralın gözde kadını olmak, bu şekilde ilişkiyi normal kılıyor. Tarihten de bilindiği gibi hükümdarlar eşleri ve kendi haremi içerisinde değerli kadınları olabilir. Yamzu’da bu şekilde kıralın gözdesidir. Zaten bu gözdeliğin karşılıklı aşk yaşadıklarından dolayı olduğu bu ifadeden anlaşılmaktadır. Çünkü kıral şöyle bir ifade kullanmaktadır: “Bizim seninle olan aşkımız yetmez mi? Bilirsin ki aşk maddi değildir” Görüldüğü gibi ‘olan aşkımız’ ifadesi açıkça ortadadır. Önceki bölümlerde kıralın niye gözdesi olarak ifade edildiği açıktır. Ortada olan ve devam eden bir aşk söz konusudur.

Burada bazı tarihçilerin uydurmasıyla ortaya atılan iddia Atsız’ın üzerine de yıkılmaya çalışıyor. Afet İnan ile Atatürk ilişkisi ile söylenen ahlaksız ve tabii ki de gerçek olmayan ifadeler, Yamzu ile kıral ilişkisinde eşleştiriliyor. Bu ifadelerin Atsız’ın eseri yazdıktan çok sonraki yıllar sonra ortaya çıktığını da belirtelim. Bu yüzden yarım yamalak bilgisi olanlar bu ahlaksızlığa Atsız’ı da ortak etmek istemektedirler. Böyle bir ifade katiyen yanlıştır.

Andrew Mango, Lord Kinross, H.C Armstrong vs. gibi yabancı yazarların Atatürk’ün ilişkileri hakkında söyledikleri bazı şeyler hiçbir kanıta ve belgeye dayanmadan söylenmiş şeylerdir. Kaldı ki Atatürk’ün yanında yani köşkte bir sürü insan kalmakta, onların da doğal olarak odası bulunmaktadır. Afet İnan’da Atatürk’e edilen tavsiye üzerine Çankaya’nın işlerini üstlenmiştir ve bu yüzden o da Çankaya’da bulunmuştur, o kadar. Bu tavsiyeyi Atatürk’e, Asaf İlbay ile eşi vermiştir. [17]

Eserde zaten Yamzu ile kıralın aşk yaşadığı belirtilmiştir. Ancak Yamzu kraliçe olmak istemektedir. Göründüğü gibi burada kurgu gereği belirtilen kıralın bir kadın ile ilişkisinden başka bir mana çıkmaz.

Bir sonraki bölümde ordu savaşa giderken, cüce İrdas yaptığı konuşmada yeğeninin savaşa gitmesinin önüne geçmektedir.

Bu yeğen karakterinin ismi Nittahabas’tır. Bu ismi tersten okuyunca ‘Sabahattin’ ifadesi çıkmaktadır. Anlaşılacağı üzere bu kişi Sabahattin Ali’dir. Yukarıda da belirttiğim gibi İrdas kurgu bir karakterdir. Sabahattin Ali’de kurgu karakterin kurgu yeğenidir. Devamında İlanasam’da eniştesi için ayrıcalık istemektedir. Onun devamında da Ziza, üç kayınçesinin kayırılmasını sağlıyor.  Burada bu kişilerin yakınlarına ve tanıdıklarına sağladıkları torpil ve ayrıcalık eleştirilmektedir.

Aynı bölümde Teşen isimli bir karakter tanıtılmaktadır. Teşen ismi tersten okununca “Neşet” ifadesi ortaya çıkmaktadır. Başhekim Ziza vezir olunca, Teşen onun yerine başhekim olmuştur. Bu karakter de Neşet İrdelp ile benzeşmektedir.

Eserde kıralın çok içki içtiğinden midesine sancılar girdiği belirtilmiştir. Mide sancısı bu kurguda anlatıldığı gibi çok içki içmenin doğal olarak meydana gelen zararıdır.

Neşet İrdelp’in de Atatürk’ü uyarması ve Atatürk’ün burnu kanaması olayı bu olay örgüsü ile bağdaştırılabilir.

Ancak bu yanlıştır.

İçki içen bir insanın vücudunda bir takım sıkıntılar oluşması çok normaldir. Eserde içki tüketiminin çok olduğu birçok yerde belirtildiği için devamında bu sıkıntılar da meydana gelmiştir.

Bu bölümün sonunda yukarıda bahsettiğimiz Sabba’nın konuşmasıyla bitmektedir. Sabba kıralın, kız kardeşini yatak odasına aldığını ifade etmektedir. Yukarıda da açıklandığı gibi bu tamamen kurgudur. Kıral karakterinin kıral şeklinde davranmasıyla uyumludur.

Sonraki bölümde kıralın ağzından burnundan kan boşanarak bayılması, yukarıda değinilen Atatürk’ün burnunun kanaması olayına benzetilebilir.

Ancak zaten kıralın Atatürk olmadığı şüphesi kalmamışsa da yine varmış gibi düşünüp değerlendirelim. Atatürk’ün rahatsızlığı sadece burun kanaması iledir ve bir bayılma yoktur.

Oysaki kıral romanda ağzı burnu kanayarak bayılmaktadır. Anlaşıldığı üzere çok içki tüketen bir kıralın yaşadığı sağlık problemi resim edilmiştir. Eserde çok kez bahsedilen gibi içki içmek, bu şekilde kanamaya ve bayılmaya sebep olabilmektedir. Bu tamamen kurgu kıralın çok içmesinin anlatılmasından başka bir şey değildir.

Sonuç

Sonuç olarak çarpıtılarak ifade edilen şeylerin hiçbirinin gerçek olmadığı, gerçekle bağdaşmadığı net bir şekilde analiz edilip ortaya konulmuştur. Kıralın Atatürk olması iddiası gerçek dışıdır. Bahsi geçen karakterlerle ilgili durumlarda yerinde tek tek analiz edilerek, gerçek durum ortaya konulmuştur.  Buradan çıkartılan sonuçlar genelde Atsız’a ve Türkçülüğe karşı saldırmak için kullanılıyor. Ancak bu sonuçların ne kadar zorlama ve yanlış olduğu ispatlarla sabittir. Romanın kurgusunu işine geldiği gibi yorumlamak, kişinin kendisinin yaptığı bir şeydir. Bundan dolayı yazar değil, bunu yapan kişi sorumlu tutulmalıdır. Eserdeki kurguya ek anlam ekleyerek veya çarpıtarak bir şey ifade eden kişiler, bunun sorumlusunun kendileri olduğunu bilmelidir. Nihayetinde gerçekte öyle bir durum yoktur. Kişinin kendi çıkardığı yarım yamalak sonuçlar, yazara karşı ‘böyle yazmış’ suçlaması yapılmasını gerektirmez. İnceleme yazısından anlaşıldığı gibi durum hiç anlatıldığı, söylenti edildiği gibi değildir. Atsız kendi zamanında bu tür ahlaksız ifadeleri ortaya atan çapsızları dikkate almadı. Ben de ondan sonra ortaya atılan ifade ve olmayan sonuçları çıkaran çapsız kişileri dikkate almıyorum. Ben eser üzerinde gerçeğin paralelliğinde bir inceleme yaparak, durumun nasıl ve ne şekilde olduğunu ortaya koydum. Yazıdaki bütün kusurlar şahsıma aittir.

Şimdi yazıyı iki alıntıyla bitiriyorum. Birinci alıntıyı Atatürk’ün bu dalkavukları fark ettiğinin ispatı olduğu için, dalkavukluk meselesi değerlendirilmesi açısından paylaşıyorum.

“Atatürk, sıcak bir günün akşamında, yanında bazı kişiler ile Çankaya Köşkü’nün bahçesinde dolaşıyordu. Ben de o sıralar eski köşkün tavan dekorlarıyla meşguldüm. Tozlu ve sisli bir hava Ankara’nın üzerine çökmüştü. Yer yer toz hortumları semaya doğru yükseliyor ve manzaraya daha boğucu bir hava ekliyordu. Bize:

-“Ankara’yı hükûmet merkezi yapmakla iyi ettim mi?” diye sordu.

Tabii herkes olumlu yanıt verdi. Arkasından:

-“Neden?” sorusu gelince kimi stratejiden, kimi siyasetten bahsetti.

Hatta birimiz kayalık güzeldir gibi bir estetik görüş de ortaya attı.

Atatürk tartışmayı şu sözleriyle kesti:

-“Şimdi dalkavukluğu bırakın… Ankara’nın hükûmet merkezi olması için saydığınız nitelikleri beni ikna etmeye yetmez. Ben Ankara’yı hükûmet merkezi yapmakla büsbütün başka bir hedef güttüm. Türk’ün imkânsızı imkân hâline getiren gücünü dünyaya bir kere daha göstermek istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar, yeşil ağaçların çevirdiği villaların arasından uzanan yeşil sahalar asfaltlarla bezenecek. Hem bunu hepimiz göreceğiz. O kadar yakında olacak.”[18]

İkinci alıntı ise yazıda da bahsettiğimiz üzere Atsız’ın mahkemede Dalkavuklar Gecesi ile ilgili geçen kısa kısımdır.

“- Dalkavuklar Gecesi’ni niçin yazdınız?

– Efendim bu kitap zannolunduğu gibi Atatürk için yazılmış değildir. Tamamen dalkavukları hiciv için yazılmıştır. Kabul edersiniz ki öyle olsa saklamaya lüzum görmem. Her şeyi açıkça konuşuyorum. O eserde benimle geçmişi olan bazı kimseler vardır. Mesela Sadri Ertem gibi. Orada ne Kral Şubbiluliyama Atatürk, ne de Tutaşil İsmet İnönü’dür. Sonra isimlerin tersine çevrilmesiyle bugünkü bazı kimselerin adları çıkıyor değildir. Bu, birkaç isimden ibarettir.

Hâlbuki orada yirmi kadar insan vardır. Yalnız içinde geçen bazı vak’alar olmuş vak’alardır. Sonra şurasını da sırası gelmişken söyleyim ki bu kitabı İsmet İnönü okumuş ve beğenmiştir ve toplatılmasına engel olmuştur.”[19]

 

[1] Bknz, Dalkavuklar Gecesi son sayfası. Ötüken ve İrfan yayınevlerini bastığı kitaplarda tarih ve saat sabittir.

[2] Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra, Edebiyat Fakültesi Dekanlığına vekâleten Ali Muzaffer Bey atanmıştır. Atsız’ın yazdığı “Darülfünün`ün kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi” isimli yazısı hiçbir kanuni neden yokken, Atsız’ın asistanlığına son verilmesi için gerekçe gösterilmiştir. 13 Mart 1933

[3] 7 Temmuz 1932 günü gerçekleştirilen kongrede tepki ve hakaretlere uğraması sonucu Zeki Velidi 8 Temmuz 1932 günü istifa ederek ülkeden ayrılmıştır.

Baykara, T. , Zeki Velidi Togan, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Türk Büyükleri Dizisi: 110, Ankara, 1989, s. 23

[4] Dava esnasında ve sonrasında mecliste Hamit Şevket İnce bunu kendisi ifade etmiştir. Dava esnasında avukatlığı bırakması gazetelerde yayınlanmıştır. Ulus; Cumhuriyet; Tan, 8 Mayıs 1944

[5] TDK, güncel sözlük

[6] TDK, güncel sözlük

[7] 1944 Irkçılık Turancılık Davası Mahkeme Günlükleri, Nejdet Sançar’ın özel evrakından hazırlayan: Serkan Akgöz. Yazının devamında Atsız’ın mahkemede söyledikleri paylaşılacaktır.

[8] TDK, güncel sözlük

[9] TDK, güncel sözlük

[10] Fuat Bulca aracılığı ile aktaran Cemal Kutay, “Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman”, Cemal Kutay, Posta Kutusu Yayınları, İstanbul 1978.

[11] Orhun Dergisi, 21 Mart 1934, Sayı: 5

[12] Romandaki Kurultay kurgusu 7 Temmuz 1932 Perşembe günü yapılan Türk Tarih Tezi’nin tartışıldığı kongredir. Oradaki tartışma, hakaret ve biçimleri eserde sembolik olarak anlatılmıştır.

[13] Eserin ismi Türk Tarihinin Ana Hatları’dır. Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, TTK Basımevi, Ankara, 1973, s. 5

[14] Baykara, T. Zeki Velidi Togan, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Türk Büyükleri Dizisi: 110, Ankara, 1989, s. 22

[15] Birinci Türk Tarih Kongresi: Konferanslar, Münakaşalar, T.C. Maarif Vekâleti, 1932, s. 388-389

[16] Murya karakteri eserde üç yaşında olarak ifade ediliyor.

[17] Detaylı bilgi, Altan Deliorman, Atatürk’ün Hayatındaki Kadınlar Kitabı, Afet İnan Bölümü

[18] İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk, Muzaffer Erendil, Ankara, 1988. Sayfa:158

[19] 1944 Irkçılık Turancılık Davası Mahkeme Günlükleri, Nejdet Sançar’ın özel evrakından hazırlayan: Serkan Akgöz.

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.