12eylül1980

12 Eylül 1980

Atatürk’ün vefatından kısa bir süre sonra Türk toplum ve devlet yapısı bozulmaya başladı. Devletin başına kendisinden sonra onun gibi birisinin gelmemesi, devlet ve millet üzerinde büyük bir boşluk yarattı. Atatürk, zirve bir isim olduğu için ondan sonra gelen herhangi bir kişinin yönetiminde böyle bir boşluk yaşanacağı kaçınılmazdı. Atatürk’ten sonra Atatürk’ün, aydın, eleştirel ve dehasına ters bir karakterde İsmet İnönü devletin başına geçmiştir. Milletimizin üzerinde Atatürk’ün vefatının ağırlığı çökmüşken, yanlış verilen kararlar ile toplum yapısı daha da sarsılmıştır. On beş yıldır büyük bir özveri ile oluşturulmaya çalışılan devlet düzeni, devlet mekanizmasında bulunanların hatalarıyla çatlamaya başlamıştır. Osmanlı’nın içini kemirerek onun bitmesini sağlayan hastalıklar; rüşvet, torpil, liyakatsizlik vs. cumhuriyette tekrar baş göstermişti. Ancak Atatürk’ün kurduğu devletin temellerinin sağlam olması, devletin varlığını günümüze kadar getirmiştir.
12 Eylül 1980 darbesi, bir günde gerçekleşmiş bir olaysa da, gerçekleşmesine sebep olan durum, bir süreçtir. Darbelerin oluşmasını sağlayan süreçler, Atatürk’ün vefatından sonraki dönemden başlayarak incelenmelidir. Hatta Atatürk dönemi de araştırma ve incelemeye tabi tutulabilir. Çünkü Atatürk vefat ettiğinde kusursuz bir yönetim oluşmamıştı. Atatürk’ün kendisinin de tanık olduğu devletin aksayan ve kusurlu tarafları vardı. İlk darbe 1960 yılında gerçekleşti. 1960 yılında silahlı kuvvetleri ülke yönetime el koymasına götüren süreç 40’lı ve 50’li yıllardır.
Türk toplumunun kutuplaşması tek partili sistemden çok partili sisteme geçişle birlikte başlamıştır. Bu geçiş dönemi Atatürk zamanında da denenmiş, arkasından çok kötü olaylar gerçekleşmiştir. Şeyh Said İsyanı ve Kubilay Olayı, açılan partilerin etkisiyle gerçekleşmiş, böylece bu partiler kapatılmıştı. Ancak uzun süre tek partili bir şekilde kalınamayacağı da açıktı. Atatürk’ün vefatından sonra mecliste oluşan huzursuzluklarla da muhalif bir partiye ihtiyaç kesinleşmiştir. Kurulan Demokrat Parti ilk olarak 1946 seçimlerine katılmıştı. Böylece tekrardan çok partili sistem başlatılmıştır. Ancak çok partili sistemin ilk seçimi, sessiz ve sakin geçmemiştir. Aksine büyük bir toplumsal gerginlik doğurmuştur. CHP’nin bu seçimde hile ile dört yıl daha yönetimi elde tutması büyük huzursuzluklar doğurmuştur. Bu huzursuzluk bir anda patlak vermiş değildir. Atatürk’ün diktatör yönetiminden kimse pek bir memnuniyetsizlik duymuyordu. Ancak yönetimin değişerek İnönü’ye geçmesiyle huzursuzluklar başlamıştır diyebiliriz. Atatürk diktatörlüğü ile sisteme hâkim olabiliyorken, böyle bir kontrolü sağlamaktan uzak olan İnönü’nün yaptığı her hata toplumda huzursuzluk doğuruyordu. İnönü, Cumhuriyet döneminde de sağır olarak bilinerek halk arasında pek itibar görmezdi. Milletin bildiği ve tek itibar ettiği kişi Atatürk idi. Sekiz sene İnönü baskıcı bir şekilde ülkeyi yönetmişti. Bu dönemde oluşan birçok huzursuzluk, hile ile dört yıl daha kalmayı ekleyince tepkiler büyümüştü. Artık muhalif bir ses olduğundan işler daha karışıktı. Çünkü basınında tekelde olmasıyla, milletin durumunu yansıtacak herhangi bir organ yoktu. O zamanın çıkan Türkçü dergileri, imkân nedeniyle geniş bir yayılım gösteremiyordu. Artık kurulmuş olan Demokrat Parti, muhalefetin sesi olmuştur. CHP’nin bu seçimde hile ile dört yıl kalması, dört yıl boyunca tartışmalı bir zemini oluşturmuştur. 1950 yılında yapılan seçimde bu sefer seçimi Demokrat Parti kazanmıştır. İlk defa yönetim bir partiden başka bir partiye geçmiştir. Tabii ki bu da bir çözüm olmamıştır. Demokrat Parti muhalif olduğu, itiraz ettiği hataların daha fazlasına imza atmıştır. Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu on yıllık süreç, toplumda kutuplaşma yaratmaya başlamıştır. Ancak toplum ve devlet mekanizmalarındaki sıkıntılar, sorunu demokrasinin çözmeyişi silahlı bir müdahaleyi zorunlu kıldı. Demokrat Parti ve yöneticileri hakkında detaylı bilgileri Yassıada tutanaklarından inceleyebilirsiniz. Yönetime el koyan silahlı kuvvetler, anayasada sorunlar görerek düzenlemeler yaptılar. Böylece anayasa düzenlenmiş oldu. Uzun bir dönem diktatörlük ve baskıcı yönetim, herkes üzerinde etkili olmuştu. Herkese yansıyan bu toplumsal etki ve sıkıntılar anayasada düzenlenen kanunlar ile çözülmeye çalışıldı. 1960 Anayasası özgürlük açısından çok geniş ve uç bir düzenleme içeriyordu. İşçi hakları, sendika faaliyetleri böyle bir geniş kapsamda düzenlenmişti. Kanunda düzenlenen sınırların çok geniş ve belli belirsiz düzenlenmesi, sonrasında toplumsal olayları arttırdı. Bu gerçek demokrasi ve özgürlük olarak yansıtıldı. Aslında hiç de alakası yoktu. Kutuplaştırılan topluluklarda bu kadar büyük bir genişlik, toplumsal savaşlara yol açar. Nitekim bu oldu. 1960 sonrasında toplumsal olayların artması, süreci 12 Eylül müdahalesine götürdü.
Kısmen kutuplaşan ve kutuplaştırılmaya devam eden bir toplulukta böyle bir uygulamanın getireceği şeyler öngörülebilir olaylardır. 12 Eylül sürecinde, toplumu düzeltmenin tek yolu silahlı kuvvetlerin yönetime el koymasıdır. Örgütlere bölünmüş ve silahlarla her gün düzensizlik yaratan bir toplumda, başka hiçbir şekilde olayların önü alınamazdı. Silahlı şekilde anarşi çıkartan gruplar birbirinden konuşmaktan çok uzaktı. Başlangıçta karşılıklı olarak birbirlerine karşı yaptıkları saldırılar, ortaya bir de intikam faktörünü eklemiştir. 1970’li yıllarla anarşinin arttığını belgeler kaydetmektedir. Her gün, düzenli birçok kişinin ölmesi, toplumsal bir sıkıntı yaratmış, devlet mekanizmaları da işlemez hale gelmiştir. Bunda sorunu çözemeyen vasıfsız siyasetçiler ile sorunu çözmekten ziyade bu toplumsal olayı körükleyen siyasetçilerin de büyük rolü vardır. Bir türlü seçilemeyen meclis başkanları, cumhurbaşkanları vesaire de bu bunalımı körükleyen, iyi ihtimalleri ortadan kaldıran olaylar olmuştur.
1960 Anayasası, sonrasındaki toplumsal olayları körüklemiş, olayı 12 Eylül 1980 darbesine götürmüştür. Sürecin 27 Mayıs 1960 darbesine gelmesine de Atatürk sonrası Türkiye’nin durumu neden olmuştur. Burada hiç şüphesiz kendi yönetimimizde bulunan kişilerin hataları ve vasıfsızlıkları mevcuttur. Zaten Atatürk’ten sonra Türk Milliyetçiliği’nin devletten kovulması, onun zindanlara atılması kritik bir hata olmuştur. Ancak burada dış devletlerin etkisi ve müdahalesini gözden gelemeyiz. Çünkü bu süreçlerde bize kancayı takmaya çalışan veya takan devletler, süreçlerde belirleyici etkiler olmasını sağlamışlardır.
Herkesin bildiği gibi Demokrat Parti’nin bizi Amerika eksenine götürecek hareketlerde bulunması buna bir örnektir. Ancak Amerika ile bu durum Demokrat Parti zamanında bir gecede gökten inerek oluşmadı. Daha öncesinde İsmet İnönü zaten böyle ilişkilerde bulunmuştu. Ne kadar Ruslara yanaşsa da bir o kadar da Amerikalılarla bağlantı kurmuş ve anlaşma yapmıştır.
Devletin yöneticilerinin büyük hatalar işlemesi, toplumsal sarsıntılar, yabancı devletlerin bizi yönetimine almak istemesi, onlara bağlı bir tutumda olmamızı istemeleri tüm sürecin özetidir aslında.
NATO ve NATO Subayları ile Amerika, bu süreçlere doğrudan etki etmek istemiştir. 1960 anayasası muhtemelen sonrasındaki süreç oluşsun diye böyle hazırlandı. 60 Anayasasında vurgulanan özgürlük, gerçekte elimizden kısmen giden ve gidecek olan özgürlüktü.
Devlet yönetiminde, o devleti gücendirmeyelim zihniyetiyle iş ve anlaşma yapılırsa, toplum geriye itilmiş, devletin özgürlüğü kaybolmaya başlamış demektir. İkinci dünya savaşının son günü kâğıt üzerinde savaşa girmek, Kore’de başkalarını amaçları için savaşmak, İsmet İnönü’nün Ruslara yaranmak için Türk Milliyetçilerini zindana kapatması buna örnektir.
Komünizm, Sosyalizm, Marksizm, kısaca Marksist temelli ideolojiler, NATO sürecinden sonra daha da saldırganlaşarak olaylar daha keskin hale gelmiştir. Daha örgütlü bir şekilde, mağdur edebiyatı ile daha çığırtkan bir hale büründüler.
1960 Anayasası hazırlanırken bunların hesaba katılmadığı düşünülemez. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 sürecini hazırlamış, 12 Eylül 1980 süreci de günümüzün zeminini hazırlamıştır. Türkiye’nin bir anda başka bir devletin uydusu olmayacağı açıktır. Ayrıca dış müdahale ve uydu haline getirme süreci güçlü refleksler ile karşılaşabilirdi. O yüzden toplum yapısını zayıflatmak ve kutuplaştırmak, o devlete etki etmeyi kolaylaştırır. 1960 Anayasası’nın bize getirdiği budur. Özgürlük adı altında, özgürlüğümüz elimizden alınmıştır. 12 Eylül 1980 öncesi, silahlı kuvvetler harici kimsenin düzeltemeyeceği bir kargaşa ortamı vardı. O günün, her gün ölen kişi sayısı bunu çok net bize anlatmaktadır. Ayrıca ekonomi ve besin gıdalarında yaşanan zorluk, bütün herkesi etkilemiştir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, sürüncemede kalmış seçimler de, bunalımı tetiklemiştir. Ülkede sıkıyönetimin olması da hiçbir işe yaramıyordu. Çünkü sıkıyönetim en nihayetinde meclise bağlıydı. Kolluk kuvvetleri hiçbir şekilde nizam sağlayamıyordu. Türk milletinin değeri olan gençler, okuyarak ülkeye bir şeyler katmak yerine bir takım teşvikler sayesinde birbirine silah sıkıyorlardı. Okullarda eğitim de kalmamıştı. Çünkü vurulan öğretmenler de bulunuyordu. Hatta hiç kurum fark etmeksizin üniversite, lise, ilkokul ayırt edilmeden vurulma olayları yaşanıyordu. Toplumsal kutuplaşma en uç noktaya ulaşmıştı. Herkes kendi fikrinin haricindekileri öldürmek gözü ile bakıyordu. Baskınlar, suikastlar, yaralamalar, kaçırmalar ve sair her türlü asayiş sorunu mevcuttu ve çok sık tekrar ediyordu. 1970’li ve öncesindeki yıllardan, 1980’lere kadar hayatını kaybedenlerin sayısı istatistik olarak incelendiğinde asayiş bozukluğu çok net anlaşılacaktır. Bunun için Milli Güvenlik Konseyi’nin yayınladığı, 12 Eylül Öncesi ve Sonrası kitabını okuyabilirsiniz. Bu kitap Kenan Evren tarafından hazırlanmıştır. Ancak burada tavsiye edilmesinin sebebi, belgelerle günlük hayatını kaybeden kişi sayılarını göstermesi ve yaşanan asayiş olaylarını belirtmesidir. Zaten 12 Eylül müdahalesini gerçekleştiren kişiler olduğu için tavsiye edilmiştir. Çünkü bu işi yapanların görüşü ve gördükleri de önemlidir. Kaldı ki kitapta belge ve sayılar o dönemin toplumsal yapısını anlatmaya yetmektedir.
1980 Anayasası da o günlerden bugüne olan süreci anlamak için incelenmelidir. Eğitim sistemindeki bozukluklar 40’lı yıllara dayansa da, keskin bir şekilde aksaklıklar 80 Anayasası’ndan kaynaklanmaktadır. Bir toplum için eğitim her şey demektir. Üniversite ilerlemek için her şey demektir. Bu kurumların toplumsal olaylarda düzgün işleyemediğini çok açıktır. 80 Anayasası’nın düzenlenmesinden de üniversiteler etkilenmiştir. 80 Anayasası, 60 Anayasası’nın yaratılan ortama sebep olan kanunları düzeltmiştir. Ancak sorgulamayan bir din eğitimi inşa etmesiyle, ülkede gericilik ve yobazlık tekrar hortlatılmıştır. Bu sorgulamadan, biat etmeye dayalı sistemin etkileri 28 Şubat ve 15 Temmuz sürecinde karşımıza çıkmıştı. Kısacası eğitim çökertilmiş, etkileriyle yine toplumsal olaylar yaşanmış demektir.
Bir ülkenin özgürce var olabilmesi ve diğer sorunlarını çözebilmesi için en önemli olay ekonomidir. 12 Eylül müdahalesinin sonraki yıllardan itibaren, günümüze kadar yansıyan etkisi eğitimin yanında ekonomidir. Ekonominin günümüze kadar etkileyen şey Turgut Özal’ın aldığı 24 Ocak kararlarıdır. Alınan bu kararlar keskin bir etki yaratmış Türkiye’nin kapitalizme geçiş sürecini oluşturmuştur. Keskin konusu dünya kamuoyunun da ortak düşündüğü bir şeydir. David Rockefeller, bir Anıtkabir ziyaretinde gazetelere Özal hükümeti cesur karar aldı demiştir. Durumun keskinliği herkesin takdir ettiği bir şeydir.
12 Eylül’de hukuk süreci de çok sakat işlemiş, türlü türlü hatalar yapılmıştır. Ancak toplumsal sıkıntıyı çözmesi, millette güven uyandırmıştır. Silahlı kuvvetler yönetime el koyduğunda, halkın sokağa çıkabildiğinde asker gördüğünde sarılması ve duygulanması buna işarettir. Ayrıca en büyük tarihsel belge, yapılan anayasa referandumunda yüzde doksanın üstüne evet oyu çıkmıştır.
Silahlı kuvvetler yönetimdeki sorunları çözmek için zorunda bırakılmıştır. Çünkü ordu da devletin bir kurumudur. Anayasa’da çok sonraları kaldırılan devleti koruma hizmeti, onlara bu müdahale hakkını veriyordu. Ancak yapılan iki anayasa da muhtemeldir ki başka etkiler altında, bir şeylere hizmet amacıyla böyle düzenlenmiştir. Bu ülkemizi uydu haline getirmek, yönetmek ve etkisiz kalmalarını istemenin bir sonucudur.
Günümüzü anlamak, geçmişteki bu süreçleri incelemekten geçer. 12 Eylül günümüzü oluşturan, büyük etkilerin oluşmasına sebep olan bir noktadır. 12 Eylül sürecini oluşan toplumsal sıkıntı, kutuplaşma da 1960 Anayasası’nın getirdiği özgürlük kavramları sayesindedir. Ülkemizi 1960 sürecine getiren süreç ise Atatürk’ün vefatıyla başlayan devlet yöneticilerinin yaptıkları hatalardır.
Zincirin halkaları yüce Atatürk’ün vefatıyla başlamış, günümüze kadar uzanmıştır. Yapılacak olan aklın ve bilimin ışığında tüm sıkıntılara akılcı yaklaşımlar getirmektir. Doktrin ve kutuplaşmadan uzak durarak, toplumsal birlik sağlanmalıdır. Kutuplaşmaya sebep olan her şey engellenmelidir. Eğitim acilen düzeltilmeli, çocuklar okulda fazla tutularak enerjileri boş yere harcanmamalıdır. Akılcı ve modern bir yaklaşımla eğitim sistemi düzenlenmelidir. Bugünkü eğitim sistemi basmakalıp bilgileri öğretip, onları test ediyor ve eğitim süreci sonunda kişiden yaratıcı işler yapılması bekleniyor. Bu çok yanlıştır. Ayrıca tam olarak üç yüzyıl öncenin sistemidir. O zamanlar basmakalıp bilgilerin öğretilmesiyle eğitim verilmeye çalışılıyormuş. Günümüzde yapılan ezberci ve basmakalıp bilgilere dayanan sistem tam olarak üç yüzyıl önceye dayanıyordu ve bu çok eskilerin sistemini kullanarak geleceğe birey yetiştirmek demek. Bu eğitim sisteminin sonucunda başarı beklemek, mucize beklemek gibidir.
Toplumsal olaylarla binlerce kişiyi kaybetmiş, yıllarca büyük sorunlar yaşamamız bize meselenin ciddiyetini anlatmalıdır. 12 Eylül ve 27 Mayıs darbeleri etkileri yönünden sadece incelenmelidir. Onun üzerinden yapılan ve yapılmaya çalışılan kısır tartışmalar, emin olun vakit kaybettirmek içindir. Ancak bu ülkenin kaybedecek vakti yok. Geçen her saniyenin telafisi yok. Tam uçurumdan düşecekken kurtaracak bir Atatürk garantisi yok.
Düşünelim ve kendimize gelelim. Bizi ciddiyetimizden başka kurtarabilecek bir şey yok.

Yorum Yap

Yorum yapmak için lütfen Giriş yapın.